sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yaşlı bir nehrin yamacında...


Bilenler bilir, sessiz sedasız iki nehir akar Edirne'nin içinden. Biri işte bu, Meriç. Akmakla akmamak, durmakla kalmak arasında kararsız bir suyu, coşkun değil, bakanı dinlendiren bir hali var. Yaşlı bir nehir gibidir Meriç, gezmiş dolaşmış da artık bu kentte kalmaya karar kılmış gibidir, arkasından gelen yine kendisi, kendi kendisinin sözünü dinler, gözü arkada alıp başını gider...

Pazartesi akşam üzeri, bizim Süslü ile akşamüzeri pikniği yaptık burada, hoş bir sohbetin eşiğinden girdik içeri, oradan buradan derken karanlık çökerken hem nehri hem ormanı terkettik...

Read More →

Buradayım

rispostesenzadomanda:<br /> <br /> ;)<br />


Gif kaynağı şurası ...  Ayrıca Maru'ya ve günlüğüne bayılıyorum. Buralardayım, kapının arkasına saklanmış ve sessimi çıkarmıyor olabilirim. Bekliyor olabilirim. Kapının arkasındaki oyunu yaşıyor olabilirim, yahut oyun filan yoktur. House vicodinsiz nasıl çekilmez birine dönüştüyse, işte ben de tıpkı onun gibi, anafranilsiz katlanılması güç birine dönüşürsem korkusu yaşıyorum, şaka tabi, abartıyorum, ama hafiften başağrıları başladı. Kafam sersem. Sanki düşünemiyor gibiyim. Günlerin geçmesini bekliyorum. İlacımdan bir tam dolu blisterim var, başucumda duruyor, House gibi banyo aynasının arkasına saklamıyorum elbette, sonra ayna kırmakla uğraşmak istemiyorum, yok yok bu da şaka, nasıl abartıyorum görüyorsun, huyum kurusun...

Read More →

Vesaire

Cumartesi
İşten çıkıp eve geldim, motoru eve bıraktım, hiç yukarı çıkmadan Oğuz'la çarşıya çıktık, ne zaman çarşıya çıksak, ilk işimiz Can Abi'lere uğramak oluyor, Necibe Abla ile ayak üstü sohbet etmek gibisi yok. Çarşıya en son sanırım inmeyeli 2 aya yakın olmuş. İnsanın çarşıya her zaman çıkma zorunluluğunun olmaması güzel bir şey, evimizin kırtasiyecisi Ersin Abi'ye uğradık, spiralletmem gereken şeyler var, Ersin Abi aldı elimdeki a4 leri, sadece 3 liraya matbaada spiralleterek geri getirdi. Fazladan verdiğim 1 lirayı almadı. Sonra kapalıçarşıdaki abime uğradık, çarşı bomboş, çok kalmadık, çıktık, arabaya atlayıp annemlere geldik, çocukları alıp dışarıda yemek yedik, eve döndük, ben hem bizim hem de çocukların yataklarındaki nevresimleri değiştirdim, eşofman altımdaki söküğü diktim, dikiş kutusunu hazır bulmuşken Oğuz'un sevdiği tişörtün etiketini çıkarmasıyla açılan dikişi de tazeledim, sonrası hep oyun çocuklarla, önce Monopoly, sonra Tabu. Saat 2 sularında nihayet yataktaydım.

Pazar
Çocukları uyandırıp evden hızla çıktık, Batı, Sezen, Annem, çocuklar çiftliğe doğru yola çıktık. Zeynep'in yola çıkma fobisi var, midesi bulanıyor, bizimle gelemedi, dilerim bu sorun kalıcı olmaz, zira bazen yolda olmak gibisi gerçekten yok. Çıktığımız yolun sonunda, 35 Km lik mesafenin yamacında bizi bekleyen dev bir boşluk, yokluğun boşluğu. Hiçlik değil ama. Püfür püfür esen rüzgarda kahvaltı yaptık, Bulgaristan sınırındaki tepelere baktık, gözümüzü yokluğa alıştırmaya çalıştık, benim hep ertelediğim bir ziyaretti bu. Zordu. Geçti, gitti. Çocuklar ne şanslı. Ortama nasıl da uyum sağlayıveriyorlar di mi? Akülü araba ne güzel. Oğuz arabanın kontak anahtardaki problemi ile bile ilgilendi, Himalaya kedisi Angel köy havasında daha güzel, daha sağlıklı, Fatma Hanım Teyze'nin söylediğine göre, Angel Oğmaç çorbasına bayılıyormuş, sanki ben o çorbadan hiç içmedim, tadını anımsamıyorum, hazır olanından önce bir denemek gerek, aslında evde neredeyse hiç hazır çorba pişirmiyorum, belki Oğmaç, denenebilir, Angel sevdiğine göre...
Akşam abimlerde yemek. Sonrası duş ve koltukta uyku. Sabah uyandığımda ne zaman yatağa geçirildiğimi anımsamıyorum.

Pazartesi
Nihayet iş yerimde dinleniyorum. İş çok yoğun. Eve geldiğimde tek düşündüğüm mutfak tezgahım. Cillit Bang ile tüm tezgahı ve duvardaki taşları ovuyorum, ocağı da temizliyorum. İşte şimdi güzel. Leyla ile Mecnun'un 10. bölümünü izlemeye başlıyoruz yemekten sonra. Bitiremeden uyuyakalıyorum.

Salı, Öğleden önce
Sabah erken saatlerde yola çıkıyorum, doktorumla görüşeceğim, ne zaman onun karşısına dikilsem taze atak geçirmiş oluyordum, bu kez böylesine iyiyken görüşelim istedim. Akşam ilacımla vedalaşabileceğimi söylediğinde çok sevindim. Bu çok güzel haber, beni havalara uçuracak cinsten.
Annemi aradım, ilacı söyleyecektim, yoldalarmış, Tekirdağ'a gidiyorlar motorla. Bunu neredeyse her yaz yapıyorlar. Onların bu hallerine bayılıyorum.

Salı, Öğleden sonra
Güney yarımkürede yaşayan bir kuzenim var, 9 aydır Tanzanya'da. Onunla msn'de sohbet ediyoruz. Pazar günkü köy ziyaretimizi anlatıyorum ona, O yaşadığı değişimden söz etmiyor ama, ben yazdıklarından bunu farkediyorum. Laf dönüp dolaşıp geçmişe geldiğinde, "ben geçmişe dair tüm öfkemi, kızgınlıklarımı geride bıraktım" cümlesi çıkıyor ağzından. Acıya karşı yatkınlığa dair bir yan da seziyorum söylediklerinden. Nasıl anlatabilirim sana bu değişimi emin değilim. Kilimanjaro Dağı'na bakarak geçirdiği aylar kendisine bir bakıma yaramış. Özlem duygusundan aldığı hazzı bana anlatırken yakalıyorum mesela onu, mesela paraya olan bakışının değişmesinden sezinliyorum bu durumu, bir geniş hal var, yaşı benden küçük olan kuzenimin yaşadıklarından sonra benden yaşlı olduğunu farkediyorum.

Salı, Akşamüzeri
Gün içerisinde Zeyno ile Ayşenur aradı. Simon hastaymış, iş çıkışı gidip bakayım, abartıyorlardır diye düşünmüştüm, ben gittiğimde kusuyordu, elbette soluğu Emre'de aldık, ateşi olmadığı için sadece mide koruyucu ve anemisi olduğu için B12 iğneleri yapılıldı, Simon'u tekrar Kerem'le birlikte eve bıraktım, yorgunum.

Salı, Gece
Uzun uzun annemle konuştuk, enteresan bir tanışma yaşamışlar Tekirdağ'da, ilginç bir hikaye, tesadüf eseri tanıştıkları kişi sayesinde hiç hesapta yokken Polis Evinde konaklayacaklar, hoş anıları olmuş bizimkilerin. Annem telefonda bir oğlum daha oldu artık dediğinde ben şaşırmıyorum da, bunu duyanlar hali ile nasıl yani diye soruyorlar. Yahu evden adımını atıp oğul sahibi olan bir annem var, ben hala tek kızıyım:P
Anafranilsiz ilk gece.

Çarşamba
Rüyalardan kendimi çekip çıkaramadım. İşe giderken sinyallerimle anlaşamadım. Çok yoğun bir telefon trafiği. Annemler nihayet yazlığa ulaşmışlar. Zeyno, Simon'dan iyi haberler verdi, kusması kesilmiş.

Pek konuşasım yok, bugün şuna kesinlikle inandım, sonu -cim ile biten seslenişlerden hiç hazetmiyorum. O "cim" benim şahsen kulağımı tırmalıyor, normalde adıma "cim" eklenmezken nedense bir ünlem cümlesi varsa cim eklendiğini farkediyorum, bu bahsettiğim ünlem cümlesi, içten içe sinir içeriyor ama "alttan alıyorum ve seni usturuplu uyarıyorum" imajı da veriyor, neticede cim ile biten seslenişleri samimi bulmuyor ve hiç sevmiyorum. Pıh...

Read More →

Yaşam Halleri

Uyanıyorum. O kadar acıkmışım, o kadar acıkmışım ki, yataktan dolaba gözlerim kapalı resmen koşuyorum, soğuk süt ve bisküvi ile olan birlikteliği çok seviyorum. Etraf sessiz, çıt yok, kapkaranlık bir gökyüzü, Pirinç yanımda bitiyor, evi teftiş memuresi kendisi, "gurrkk" gibi bir ses çıkıyor boğazından. Tam böyle de değil aslında, ama harflere de dökemiyorum o sesi. Garip. Güvercinlerin çıkardığı gibi bir ses. Nasıl beceriyor, hiç anlamıyorum.

Dün Simon'u Emre'ye götürdüm, içparazit aşılarının üçüncüsünü olmamıştı, götürememiştim, Oğuz işten erken saatlerde ayrılamayınca, Emre kliniği kapatmadan en iyisi ben götüreyim dedim, turuncu bir çantam var, dev bir çanta, sırtıma ne istersem alabileceğim cinsten, koydum çantanın içine, bebeklerini kanguruda taşıyan anneler gibi, aldım önüme de çantayı, atladım motora, hooop Emre'nin yanına. Simon yolda hiç susmadı, mauv da mauv. Kliniğin önünde iki genç kız, Emre'nin sokaktan toplayıp sahiplendiği kedileri seviyorlar, çantanın fermuarını açtığımda Simon kafasını çıkarınca kızlar şaşırdılar, beklemedikleri bir şeydi turuncu çantadan çıkan turuncu kafa. Hasta muayene odasında, tatlı bir köpek yatıyordu sedyenin üzerinde. Kulağını temizleyeceklermiş, Simon kucağımdayken, "sedyenin boşalmasını beklemeyelim, kucağındayken yapayım şunu" dedi Emre, aşı yapılırken bizimki bastı yaygarayı, düşündüm de, Onun da bir canı var yahu, bit kadar filan ama acıyı biliyor ve şimdiden Emre'yi sevmiyor.

Leş'i okumaya devam ediyorum. Kitap Edgü'nün öykü kitaplarını günümüzden geçmişe olarak derlemiş. Yani Edgü kronolojik olarak okunmak istense, sondan başlanması salık verilmiş, ben baştan başlamıştım, şu an 1960'lı yılları okuyorum ve günümüz öykülerini nasıl desem, daha bir sevdim, daha etkilendim, Edgü kesinlikle okunası öykücülerden.

Oğuz tam da Foucault Sarkacı'na yeniden başlamıştı geçen cumartesi, akşamları başına Leyla ile Mecnun'u çıkardım. Akşamlarımız genelde şöyle oluyor, yemek faslımız var, sonra evin içinde şöyle bir dolanma kısmı var, dünün yaşananlarını toplama adına, sonra işte bir şeyler izleyelim durumu var, tüm bunları yaparken konuşuyoruz, Oğuz'la en çok konuşmayı başarıyoruz, seviyoruz, hiç bitmeyen bir anlatma hali, telefonda ise bir o kadar az iletişim kuruyoruz, Evde yoğurt var mı? Bir şey lazım mı? gibi kısa ve net cümleler.

Babam ben küçükken anneme sormadan eve nerdeyse hiçbir şey almazdı. Eve alışveriş yapmayı çok sever üstelik, aile kasabımıza uğramışsa mesela, mutlaka oradaki telefonu kullanır, anneme "hanım kasaptan ne lazım?" diye sorardı. Cep telefonu olmayınca, uğradığı tüm dükkanlardan annem ısrarla aranırdı, annem "bana sormadan iş yapamıyor bu adam" diye söylenirdi telefonu kapatınca ama ben içten içe bu durumdan hoşlandığını da bilirdim.

Bir erkeğin "eve bir şey lazım mı?" sorusu çok duygusal bir soru gibi gelir bana, aile kavramını o sorunun altına yazarım, Oğuz'un buzdolabındaki süt stoklarını kontrol edip bana sormadan almasına da hayran olurum, böyle söyleyince, hem soru sorulsun ama bazı şeyler de sorulmadan alınsın durumu çıkıyor ya, "kadın olmak böyle işte" diyerek sıyrılırım ben bu işin içinden, olur biter :)

Read More →

Yarın yine martıları dinlemeye gelecek misin?

Önce Oğuz bu dizinin seveni oldu evimizde. Ben pek yüz vermemiştim, Oğuz'un kahkahaları evi doldurunca göz ucuyla izlemeye başlamıştım, baktım böyle yarım izlemelerle olmayacak, internetten izlemeye başladık birlikte. Leyla ile Mecnun'dan bahsediyorum.

Bugün 6. bölümü tekrar izledik. Bence dizinin kendini bulmaya başladığı bölüm. Yavuz Hırsız'a bu bölümde vuruldum, İsmail Abi bu bölümden sonra kendisini bulmaya başladı. 6. Bölüm bence Leyla ile Mecnun'un koptuğu bölüm. İzleyenlerini reklamlar yoluyla değil de daha çok kulaktan kulağa toplamış, ben bu kadar seveni olduğunu bilmiyordum, İsmail Abi'nin fanları var, ah İsmail Abi de fanları olmayacak gibi de değil ki.
Şimdi ben böyle konuşuyorum, izlemeyen biri için söylediklerim çok havada kalıyor farkındayım, çok da anlatmak istemiyorum, konu kavuşamama üzerine dermiş çatmış yuvasını, modernize bir "Leyla ile Mecnun" hikayesi gibi ama değil..

Ben bu 6. bölümde Zeynep'in diziye girmesiyle Hırsız Yavuz'un nasıl bir adam olduğunu görmeye başladım, ah nasıl da içten, Zeynep'e bakışı nasıl da güzel. Zeynep'in denizin kenarında Yavuz'a bahsettiği Sait Faik'in "Ermeni Balıkçı ve Topal Martı" öyküsünü bilmiyorum. En kısa zamanda okumayı istiyorum.

Söylemeden geçemeyeceğim, dizi feci şekilde edebiyattan besleniyor, Attila İlhan'ın "Aysel Git Başımdan" şiirinin bir iki dizesini duyunca, ah diyorum, ne güzel!
Sonra anlatım harika bak, Zeynep Yavuz'la kaşar ekmek yiyerek eve dönerken "seni yarın yine görebilecek miyim?" diye sormaz da, "yarın yine martıları dinlemeye gelecek misin?" cümlesini tercih eder, sonra öper yanağından Yavuz'un, sonra o an Yavuz olur seyirci, bir zil sesi ortalığı kaplar. 

Ayrıca Zeynep çok hoş, elinde şemsiyesi, martıları dinler, Yavuz Zeynep'in evine girip tokasını çalacak kadar duygusal, Zeynep'in gözleri görmediği için yürürken önüne çıkabilecek engelleri o farkında olmadan bertaraf edecek kadar düşünceli, neyse, diyeceğim o ki, şu sıcak yaz günlerinde, ne izlesem dediğin olursa şayet, bak kolay kolay "izle" gibi önerilerde bulunan bir kimse değilim, bilirsin, ama bu diziyi bence izle, gerçekten vakit kaybı değil, sahiden sahi...

Read More →

İsim Kargaşası

Dün akşam anneme gittim, Sonya kıvrılmış koltuğun köşesine, sırtı rahat ettirme amaçlı yastıklardan birinin altına doğru sokmuş başını, gölge- karanlıkta derin bir uykuda. Bıyıklarının çıktığı yerlerde siyahlıklar var, sanki sürtünmüş de, azıcık kanayıp kabuk bağlamış gibi. Hem bunu gösteririm, hem de parazit tedavisine başlanır düşüncesiyle Emre'yi aradım, "Klinikte misin?" 15 dakika sonra orada olacağını söyledi. Kapattım. Baktım annem kaybolmuş ortalıktan, yatakodasından çıktı geldi, elinde beyaz örtü gibi bişey. "Şimdi sepeti yok ya, kutunun içine koyarız ama kutunun içine koymadan önce de bu bezi yayarız" dedi. Bembeyaz sakız gibi, pembe şeritleri var kumaşın, annem benim altımı onun üzerinde açar bezimi onun üzerinde değiştirirmiş, bebekliğimden bugüne kadar saklaması garip, odaya girip 3-5 dakika içinde bulabilmesi daha da garip. Ben zaten annemin dolabının gizli bir paralel evrene açıldığına inanıyorum. Utanmadan bizden de saklıyor bu durumu, sanki ona dönüp "hani ben 5 yaşındayken bir mont giyerdim, şapkası ponponluydu" desem, "dur getirip göstereyim" diyecek, o derece! Bu kuyu dolap sanki içine aldıkça alıyor annemin, babamın ve benim geçmişimizi. Geçmişteki Giysilerimizi. Öyle olduğuna inanıyorum. Hele bezlerimin değiştirildiği altaç örtüsü de çıktıysa oradan, kimbilir daha neler çıkabilir.

Konumuza dönelim. Kliniğe girdik. Muayene odasındaki masanın üzerine bıraktık Sonya'yı, tartıldı ve tam 920 gram. 1,5 aylık ya var ya yok. Ve asıl bomba! Erkek!

E ben bu durumda erkek bir kediye Sonya adını vermiş durumdayım. Bir önceki postun yazışmalarında dün akşam Justine'e dert yandım, ondan çok şahane bir öneri geldi, isim için şartları çok da zorlamamaktan yana bir tavır sergileyip "Sony" olabilir dedi. Bence iyi fikir.

Bugün çok zor adapte oldum hayata, bedenim yat, kalkma komutları veriyor sürekli. Yatamadım tabi, beynimin içi, terkedilmiş, kimsesiz kalmış arı kovanı gibi.

Read More →

Sıradışı Bir Gece

Toplam olarak tam altı kişiydik. Sezen dahil herkes Sezen'in ağzından çıkacak olan kelimelere bakıyorduk. Ortalık koli yığınları ile doluydu. Adım atmakta zorlanıyorduk. Ömrü hayatımda görmediğim ilaç isimleri ile karşılaşıyordum, Oğuz tüm muzırlığı üzerinde, herşeye espri ile yaklaşıp Sezen'in üzerindeki "bunca ilaç nasıl dizilecek bu raflara bir gecede" gerginliğini almaya çalışıyor, başarıyordu. Ben durup durup, "tamam, olmadığı yeri söyle raflar arası kaydırma yaparız, gerekirse bir daha dizeriz" diyordum, arada bir kapı önüne çıkıp köy kahvesine oturmuş yaşlı amcalara göz atıyordum. Klima takılmadığı için her yanımızdan şakır şakır terliyorduk, ama orada bulunan herkes o ilaçların o raflara yerleşmesi için çok istekliydik, yeter ki her şey Sezen'in istediği gibi olsundu.

Ben tabii işin başına geçmeden bu rafları yerleştirme işini çok hafife aldığımdan habersizdim, zannediyorum ki alıp konulacak ilaçlar hoop bitecek, öyle kafaya göre dizilmiyormuş, etken maddelerine göre ayrılmaları gerekliymiş, e hadi vitaminler, ağrı kesiciler, antibiyotikler tamam da, ilaç dünyası bunlarla da sınırlı değilmiş, çıldırdık. Oğuz, ben ve Mutlu kutunun içinden aynı isimli ilaçlar çıkınca puzzle yapar gibi, mutlu olduk, Sezen'in ağzının içine bakıp komut bekledik, durduk.

Köy ile Edirne arası tam 20 kilometre. Köye gitmek için çeltik tarlalarından aralarından geçmek gerek. Yol çok düzgün. Bir yere kadar anayol, sonra ara yola sapılıyor ama, ara yol da beklediğimden düzgün çıktı, motoru kullanırken hiç zorlanmadım. Köy, bildiğimiz köylerden. Biz gece boyunca çalışırken birileri gelip gidip köy kahvesinden çay ısmarladılar, sürekli lokum sandıkları geldi önümüze, uzattık elimizi lokumlara, nişan ve düğün haberleri olduğunda köy içinde âdettendir lokum dağıtılırmış, biliyordum da, karşılaşınca yeniden hatırladım. İkinci lokum sandığı geldiğinde, "biz aldık biraz önce" dedik hep bir ağızdan, "bu başka, o nişandı bu düğün" dedi bize lokumun tatlılığını sunan kişi. Aradan biraz zaman geçmişti ki, kırmızı kurdele ile göbeğine davetiye bağlanmış bir havlu bırakıldı dağınık kolilerin arasına, işte yine bir köy âdeti. Bir gün içinde o köyden biri gibi olup çıkmıştık. Kahvenin önüne bir ara kırmızı bir araç geldi, dondurmacıymış, Derviş almadan durur mu? Gitti hepimize dondurma aldı, külahta. O dondurma hepimize öyle iyi geldi ki. Bir ara Oğuz'un telefonundan, ses sistemi bilgisayara bağlanınca bilgisayardan müzik dinledik. Derviş, Amy çaldı durdu bilgisayardan, alt raflara eğilmiş antihistaminiklerle haşır neşirdim ki, o an "vay anasını be, bu kadın da gitti" dedim.

Eczane köyün göbeğinde, biraz ilerisinde sağlık ocağı var, iki köy kahvesinin arasında kalmış durumda, eczanenin önünde bir ağaç var, önünde bir bank vardı, muhtarın âzalarından biri saat 23 sularında hem "kolay gelsin gençler" dedi hem de ilerideki bir depodan ikinci bir bank daha getirdi, iki bankı karşılıklı koyduk, ha şöylee. Oturalım mı? Oturamadık tabii. Henüz köy meydanı sessizliğe kavuşmamışken, çocuklar top oynarken, atladık araçlara, Derviş önümdeki, Oğuz, Sezen, Mutlu, Murat ardımdaki arabada, ben ortada, uça kaça sessiz kentimize geldik, evlere dağıldık, duşumuzu aldık. Uzun zaman sonra özlediğim beden yorgunluğu vardı üzerimde uykuya dalmadan önce. Yaşamak güzel.

Oğuz uykuya dalmadan önce yolculukla ilgili aklına takılmış olmalı ki, hızınmın bir ara 100'ü vurduğunu, bunu farkettiğini, biraz tedirgin olduğunu, hafif bir korku da duyduğunu söyledi, en kısa zamanda "sana dizlik, kolluk gibi diğer aparatlardan da alalım" dedi. Anlaşılan kaskımın olması yeterli gelmedi gözüne. Uyuduk.

Read More →

Umut

Her taşınmada umut dolu bir yan vardır. Öyle bilirim. Zihnim umuda yorar yeniliği. İçinde korkular barındırmayan yenilik de yok işte. Ama olsun.

Sezen radikal bir kararla, eczanesini taşımaya niyetlendi. Hem de Edirne'nin bir köyüne. Onun köy macerası biraz da şartların getirmesiyle başlıyor, bizim istediğimiz gibi değil biraz onunkisi. Neyse, dün işyerime geldi, üst katımda oturmasına rağmen görüşemiyoruz günlerdir. Bir kahve içimlik kaldı, anlattı anlattı, gitti. Ben onu uğurlarken ve o arabaya binerken seslendim, "belki biz de o köye yerleşiriz, sen gece bize kalmaya gelirsin" dedim. "Hıı hıı tavuklar filan" dedi. Kafası artık nasıl doluysa, günlerdir koşturuyor. Bürokratik işler kolay değil. Telefon ve adsl bağlatmak sorun olmuş, telefoncudan klima servisine kadar çeşitli mırın kırın durumları ile karşılaşmış.

Biraz önce aradı, "Valilik'teyim, akşam iş çıkışı eczaneye gelsene, ilaç dizmek için yardıma ihtiyacım var" dedi. Gelmez miyim hiç? Elbette gelirim. Motor var nasılsa. Hem ben zaten çok şahane ilaç dizerim. Çocuk gibi seviniyorum ben böyle şeylere. Şapşalca bir sırıtma gelip yerleşiyor yüzüme. Öyle.

Read More →

Leş

En son kitap alışverişimde elim Ferit Edgü'ye gitti. Öyküsever olduğumu söyleyebilirim ya pekala, bu adamı tanıyıp bilemediğimi de utanmadan söyleyebilirim. Hakkında neredeyse tek kelime bilmiyorum. İşte bir cuma gününe denk geldi tanışmamız. Suç ve Ceza'ya başlamamın üzerinden tam üç hafta geçmişti. Raskolnikov ile aramızda başlayıp gelişen o muazzam üç haftalık ilişki, kitabın son sayfasını da okuyup kapattıktan sonra elbette bitmedi.
Zihnimde Rasko'yu taşımaya devam ettiğim o sabah hava günlük güneşlikti. Bilindik, tanıdık sıcak bir temmuz günü. İş çıkışı soluğu Limon'da aldım. Ferit Edgü 1953 ile 2002 yılları arasındaki öykülerini elimde tuttuğum bu kitapta toplamış. Adını Leş koymuş. Ağustos böcekleri tepemdeki ağaçların dallarına saklanmış ortalığı yaygaraya veriyorlar, o an okumakta olduğum şiir gibi öykülerle arama girip neşe içinde Limon'un müziğini bastırıyorlar. İki ay sonra bu sesleri duymak istesem de duyamayacağımın bilincindeyim.

Neden elimdeki kitabın adı Leş? Ferit Edgü şöyle açıklıyor, paylaşmayı uygun görüyor;

"Bugüne değin hiç kimseyle paylaşmadığım bir anıyı, sırasıdır burada okurla paylaşayım.

Yıllarca önce, yanılmıyorsam, Sait Faik ödülünün Bir Gemide'ye verildiği sıralarda, bir akşam telefonum çaldı. Karşımda tanıdığım bir ses, bir kadın sesi, kendisiyle konuşacak birkaç dakikam olup olmadığını sordu. (Tanıdığım insanın sesi olamazdı bu, çünkü o çoktan ölmüştü.) Tabiî ki vardı. Adını sorduğumda, " Beni tanımazsınız, dedi. Önemi de yok." Sonra "Bir zamanlar Leş adlı bir öykünüzü okumuştum, diye sürdürdü konuşmasını. Merak ediyorum, hâlâ, arada bir de olsa, teknenize gelip yapıştığı oluyor mu?.."

Donup kalmıştım.
Hemen yanıtlayamadım. Uzun bir süre sustuktan sonra, bilmem niçin yalan söyledim:

"Hayır, kurtuldum ondan."
"İşte buna memnun oldum" dedi karşımdaki ses.

Sonra bana mutluluklar dileyerek kapadı telefonu.
İşte bu nedenle, Baudelaire'in bir şiirinden ödünç aldığım başlığı seçtim bu kitaba : LEŞ

Kitabı okumaya dalmıştık ki, gizli bir ses sanki düdüğünü öttürdü, bir fabrikada işçiler bir anda nasıl makineleri kapatırlarsa, fabrika binasına nasıl bir sessizlik yayılırsa, öyle. Hep bir ağızdan sustu Ağustos böcekleri. Vardiyaları bitmişti.

Bitmeden hemen önce elime fotoğraf makinemi alıp 34 saniyeyi kayda geçirdim. Bir im olsun istedim, Leş'in imi.




Günün finali; daha önce yağmurlu bir cuma akşamı gittiğim Limon'dan, bu kez gittiğimde yağmursuz, kalktığımda dev yağmur damlaları eşliğinde ayrıldım. Üzerimde ince askılı bir şey, eve dönene kadar, yağmurun etrafa yaydığı ağaçların kokusu, haftalardır sıcaktan kavrulan otların suya doyamamaları, toprağın çatlakları, ben motorun gazına bastıkça göğsümü döven yağmur...

Read More →

Bir akşam kahvaltısı

Akşam kahvaltısı yaptık bugün, sıcak yemekle uğraşmadık, bol bol domates tükettik, köy hayalimizi gerçekliğe bağlamaya çalıştık, köyde yaşarken geçimimizi neyle sağlayabiliriz sorusunun peşinden gittik. Köyde doğmuş büyümüş olmayı çok isterdim ben, küçükken istemezdim sanırım, şimdiki halimle istiyorum. Eğer köyde doğmuş olsaydık, şimdi hayvancılık üzerine araştırmalar yapmak zorunda kalmazdık. Gerçi bu plan çok kısa vadede gerçekleşebilecek gibi değil, bir süre daha bu sistemin yürümesi gerek. Farkındaysan ben gelecek üzerine de konuşmaktan hiç hoşlanmıyorum. "Ne planlıyorsun?" diye sorsa biri, "ömrüm işte böyle sürsün gitsin" derim. Böyle iyi çünkü. Değişecekse de, hayat; kente 15 km mesafedeki bir köye yerleşerek değişsin isterim. Ben yine atlayayım motora, püfür püfür bir rüzgar, ardımda motorun tekerlek izleri...

Bu akşam yemek yerken Oğuz yaptı yine müzik seçimlerini. İşte aşağıdaki parçayı hiç bu kadar dikkatli dinlememiştim, Atze'nin anlattıkları ile parçanın hem ritmi, hem sözleri örtüşüverdi zihnimde. Atze hoş kız. Alem kız. Ömürsün vallahi denilecek kız. Doğumgünüm olmadığı halde bana iyi ki doğmuşsun diyebilecek kadar hisli, ince kız. El üstünde tutulası. Şaşılası kız. Ah evet bi de şimdi aşık kız.

Ekşi sözlük'ten aşırdım şarkının sözlerini, gözümüzün önünde olsun şöyle. İyice bir ezberleyelim.

P.s.: Dün akşam bebekler gibi uyudum, Unisom bir numerosun.


magic, moments
when two hearts are caring
magic, moments
memories we've been sharing
i'll never forget the moment we kissed
the night of the hayride
the way that we hugged to try to keep warm
while taking a sleigh ride
magic, moments
memories we've been sharing
magic, moments
when two hearts are caring
time can't erase the memory of
these magic, moments
filled with love

the telephone call that tied up the line
for hours and hours
the saturday dance, i got up the nerve
to send you some flowers
magic, moments
memories we've been sharing
magic, moments
when two hearts are caring
time can't erase the memory of
these magic, moments
filled with love
the way that we cheered
whenever our team
was scoring a touchdown
the time that the floor
fell out of my car
when i put the clutch down
the penny arcade
the games that we played
the fun and the prizes
the halloween hop
when everyone came
in funny disguises
magic, moments
filled with love

Read More →

Sonya'lı Günler ve Heidi'ye Mektup

Canım Heidi,

Sana bu mektubu aslında çok daha önce yazmalıydım, yazamadım. Zor günler geçiriyorsun, biliyorum. Seninle yazışmamızın ardından İstanbul'daki arkadaşıma evlerinde bir kediyi misafir edip edemeyeceklerini sordum, onlar onaltı yıllık arkadaşları Kanika'nın yokluğundan sonra yeni bir ev arkadaşına sıcak bakmıyorlar, başka da bu konuda yardım isteyeceğim kimse yok, bir arkadaşım yalnız yaşamaya başladı ki, hep bir kedili ev isterdi, onun da Sıdıka ile sorunsuz bir ilişki içinde bulunacağına kanaat getiremedim, Pirinç biliyorsun, daha bugün masanın altından onun sandalyesine dinlensin diye uzattığım şeyin ayağım olduğunu algılayamayıp tıslamaya başlamıştı ki, sonra o şeyin benim bir parçam olduğuna ikna oldu, ortalık sakinleşti, Sıdıka bu eve gelse bile rahat edemez biliyorum.

Geçen hafta üç gün üstüste kısa süreli de olsa anneme ziyarete gittim, evin yeni üyesiyle haşır neşir olma hevesindeydim, aşağıda gördüğün fotoğrafta uyuyan melek görünümlü şeytan, uyanıkken o kadar hareketli ki, bilirsin işte bebek kedileri. İlk gün isim konusu hiç açılmadı, mahallenin çocukları her zamanki alışkanlıkla elbette renginden tarçın ismini benimsemişlerdi, ikinci gün bu haylazla epey oynaştık, ismini de o gün koydum, biraz olsun, hüznünün de hafifleteceğini umarak. Bu minik yavrunun gelip annemi bulmasını hayatın manidar oyunlarından biri varsayarak... Ayrıca işe bak ki, bugünlerde elimden düşmeyen kitabın ana karakterlerinden biri de evet Sonya, hem daha da güzel bir isim olamazdı düşüncesindeyim.


Hemen belirteyim, annem bahçeli bir evde yaşıyor, gün içerisinde, işten başımı kaldırıp telefonu alıyorum elime, annem "efendim" der demez "Sonya ne alemde" diye soruyorum, kimi zaman "tek kişilik koltukta tam vantilatörün karşısında" yanıtı alıyorum, kimi zamansa yaz tatilini annemle geçiren Zeyno'nun çıplak ayağına yaslanmış, ikisinin birlikte derin bir öğle uykusunda olduklarını öğreniyorum.

Ayrıca Babam iki haftadır sayısal oynuyormuş hem Sonya'nın hem de uzaklarda yaşayan kuzenimin şansına. Gördüğün üzere bu kız iyiden iyiye bizim eve alışmış, ileride nasıl olur bilemiyorum, yarın öbür gün büyüyüp de özgür kız ayaklarıyla bizimkilere sırtını döner mi, şimdiden kestiremiyorum. Demem o ki, karnı acıktığında kapısını çalacağı bir kapı, vantilatörlü bir koltuk, oyun arkadaşları mevcut, kendisi de bunun bence gayet farkında.


Bütün bunlar senin kederini hafifletmez belki, ama bu mektuptaki bilgi, hüznünün yanına küçücük de olsa bir tebessümü belki kondurabilir ümidindeyim. Kimi zaman insanoğlu gündelik koşturmacaların esiri olsa da, hani kimi zaman belli edemesem de, lütfen kalbimin seninle olduğunu hep bil.

Ayrıca Kuzuya selam eder, Mahir'in gözlerinden  öperim.

* Dipnot : Sevgili okuyucu, Heidi'ye yazdığım bu mektupta konuyla ilgili aklında havada kalan soru işaretleri varsa işte burası belki birazını giderebilir.

Read More →

Organları yutan sokak

Gündelik ilişkilerin en tehlikeli sokaklarından birindeyim. Sakin, sevecen ve anlamaya çalışan yanımın boy göstermesini istiyorum bu sokaklarda. Hırçın, öfkeli birine dönüşmeye hiç niyetim yok. İstemiyorum ki içinde karmaşası olan birine dönüşmeyi. Karmaşam varsa da benim kendimle olsun. Kendimle kavga ederken mesela, bir karga havalandıysa kuru bir dalın üzerinden, o kavgayı karga sayesinde gülümseyerek sevebilirim. Uzlaşmacı yanımın karga ile işbirliği içinde olmasına ben pekala izin verebilirim.

Öyle hassas ki bu ilişkiler sokağı, sokakları da hiç tekin değil bazen. Yutkunup, sakin olmaya çalışarak yaşamalıyım burasını. Deneyeceğim.

Gerginlik anında, ne olduğunu anlamaya çalışarak yazdığım bir mektup havada asılı kalınca, cevaben bir "sus" bile denmediğinde, gerek görülmediğinde, "bekle" komutu verilmediğinde, karanlık ve sessiz bir kavga içine girildiğinde, çok yıpranıyorum. Bir çıt çıksa, dondurucuya konulmuş bir organ gibi olup sanki hasar görmeyeceğim. Şimdi iyiden iyiye yaralı bu organ desem ne değişecek? Hiç. Oysa ben sesli kavgaları severim. Sesli, gürül gürül, anlamaya ve anlaşılmaya yönelik olanlarına sempati duyarım.

Şimdi, sırtımı dönsem bir türlü, beklesem bir türlü... Ben en iyisi yine gökyüzüne bakadurayım. Ne varsa onda var nasılsa...

Read More →

Göttingen Edirne arası konuşmalar

95-96 yıllarında girdi benim hayatıma. Birlikte Çemberlitaş Kız Öğrenci yurdunun ıslak paspas kokan merdivenlerinde oturup sohbetler ederdik, yurdun balkonundan en muazzam manzaraya bakakalırdık. Kitaplardan, insanlardan, hayallerimizden konuşurduk. O zamanlar, onu tek başına düşünemezdim, düşünürdüm de şöyle; başka bir insanın imgesi ille de onunla ilgili düşüncemin yakasına gelip, yapışırdı. Dostunu sırtında görünmez bir kambur olarak taşıdığını düşünürdüm. En yakın dostu sonsuza dek ayrılmayacağı bir parça gibiydi. O zamanlar öyle görünürdü gözüme.

İşte yurt koridorlarında başlayan dostluğumuz aynı evi paylaşarak devam etti. Nasıl çalkantılı, nasıl gürültülü yıllar anlatamam. Taşra kasabalarında oluşan benliğimizi, İstanbul içindeki düzene karşı korumak için bıçaklarımızı bilediğimiz günler. Neyi neden yaptığımızı pek bilmeden, önsezilerimize fazlasıyla güvendiğimiz yıllar. Hayatı el yordamıyla tanımaya çalışıp, gözlerimizdeki perdeleri aralamaya çalıştığımız anlar. O günlerde dünya, bir rock barından çok farksızdı yahu. Karmaşanın içinde ne gerçek bir ses duyabiliyor, ne de tam olarak birilerini görebiliyordum, zaman zaman birinin yüzü sanki aydınlanır gibi olur sonra yeniden karanlığın içinde yitip giderdi, önemser miydim? Sanmıyorum.  Ama müzik güzeldi.

Onunla aynı evde aynı odayı ikimizin paylaştığı günler geride kalıp yollarımız çeşitli sebeplerle ayrıldıktan çok sonraları öğrendim ki, bir parçası haline gelmiş olan dostuyla araları açılmış, görünmez olan kamburunu sırtından atmış ve Hukuk Fakültesini bitirip yüksek lisans için Almanya'ya taşınmıştı. Biz tekrar görüşmeye işte o Almanya'daki günlerine alışmışken başladık. İstanbul'a geldiğinde kısıtlı zamanlarda da olsa bizim için önemli mekanlarda kahveler içmeyi başardık. Kopmayan bağlarımızı sağlam kıyılara bağladık. O, bu kadar uzaktayken sevdiklerine yakın olmayı nasıl başarır hiç bilmem, sanki koruyup kollayan bir gözü vardır da, hiç kapamaz o gözü, o göz hiç uyumaz, belli de etmez üstelik, uzaktan bakar, korur, kollar gibidir. Doktora tezinden sıkıldığı anlarda, soluğu ya sokaklarda alır, Avrupa kentlerini dolaşır, elinde fotoğraf makinesi ile o diyarlardaki gözümüz olur, ya da internet başındadır da kısacık laflıyor oluruz, minik minik, adım adım...

Aslında tüm bunları anlatmamın sebebi güne başlar başlamaz kendisiyle yaptığımız msn sohbetini paylaşmak içindi. "Bir dostumla sabah konuşuyorduk" diyerek cümleye girmek pek tatsız geldi. Başardıklarıyla gurur duyduğum, üstelik beni dostu olarak gören bu güzel insanı ucundan da olsa buraya iliştirmeden geçemedim, hoş gör.

Onun elinde bugünlerde yeni bir fotoğraf makinesi var, akademisyen damarı burada da başgösterdi, gidip kısa süreli de olsa fotoğrafın eğitimini aldı, teknik öğrenmeyi şart koştu, şimdilerde ışığı öğrenme hevesi içinde. Fotoğraf işinin zor olduğundan yakınıyor. Bense fotoğrafta teknik bilgiyi çok önemser değilim, kompozisyon ağırlıklı fotoğrafları severim, fotoğrafa bakarken; hangi makine kullanılmış, objektifi neymiş bakmam, belki bakarım da, ön planda tutmam, gözüm duygunun peşindedir, bana nasıl nereden değip geçer o kare, bunu önemserim. Konumuz fotoğraf olunca dilimizin bağı çözüldü, konu döndü dolaştı bugünlerde kafamda netleşmiş "fotoğrafçı" kavramına geldi, ben fotoğraf çeken her kişinin fotoğrafçı olmadığına dair düşüncemi netleştirdim,  teknolojik günlük tutuyorum cümlesini, blog yazarıyım cümlesine de tercih ediyorum. Kelimeler ve anlamları üzerinde bu kadar durmak da yersiz, farkındayım. Dostum "profesyonel düşündüğümüzde sen kesinlikle haklısın" dedi sonunda, sonra da "onbeş yıldır hukukla uğraşıyorum kendime hukukçuyum diyemiyorum, çünkü diploma adamı hukukçu yapmaz, ne zaman ki bilirkişi raporlarım hakim karşısına çıkar, ya da doktora tezim kurul tarafından onaylanır, onlar benim görüşlerimin hukuk payını doğrular" diyerek çıktı işin içinden. Aslında hemen hemen aynı şeyleri söylüyoruz. Sıfatların içinin boşaltılıp, kavramların anlamsız hale bürünmesinden hoşnut değiliz.

Bugünlerde Suç ve Ceza'ya ara verdiğim zamanlarda, tekrar tekrar okuduğum bir kitabın yeniden üzerinden geçiyorum, Roland Barthes "Camera Lucida" ile çok derin bir fotoğraf yolculuğuna kısıtlı cümlelerle çıkmayı deniyor. Okudukça bir kavramı kullanırken özenli olmam konusunda kendimi daha titizlenir buluyorum. Sonra dönüp, düşünme biçimini bilgiler üzerine kurmayı seçen dostumu daha bir önemsiyorum. Orada yalnız geçen günlerini dolduran kelimeleri dikkate değer buluyorum. 

Yalnızlık demişken, üzerine son günlerde okuduğum nefis yazılardan birinin linkini buraya iliştirmeyi ihmal etmiyorum. Yorumları bile bu yazının gelişen bir parçası gibi, sırf bu nedenle atlanmamalı.

Şimdilik gidiyorum, fotoğrafçı değilim, hiç olmadım.

Read More →

Haftalık Rapor...

Uyku bazen sırtından atar insanı. Öyle uyandım o sabah, ne oldu da yeniden atak geçirir oldum? Neler değişti? İstanbul'a gidip geldim, gelir gelmez çok koşturdum, uykusuz kaldım, sarma tütüne geçtim, kahveme krema koymadım. İlaçlarımı atlamadım. Hımmm. Herşey olabilir. Oğuz'u uyandırmadım. Onun yapabileceği bir şey yok, o uyurken elini tuttum bir süre, baktım olmayacak, kalktım, saate baktım, 04.30 suları. Sırtıma battaneyiyi pelerin gibi doladım, balkona çıktım, araba bakımda, kapının önünde olsa hadi hastaneye gidelim demem için ramak var, nasıl serin bir hava anlatamam, tarlalardan balkona doğru esen rüzgar, çok iyi geldi, biraz sakinleştim, masaya alnımı koydum, Pirinç masaya çıkmış, başımda bekliyor, biraz uyumuşum. Sonra yatağa geçtim, uyandığımda daha iyiceydim. Panik atak böyle işte, sersemletiyor.

Sarma tütüne biraz da sigarayı bırakırız ümidiyle, Harun'da görüp özenmiştim. Tütünün tadını da sevmiştim. Atakla uyandığımda, derinlik duygumu bir an kaybettim, sanki su yatağında gibiydim, garip bişey, ben nefes aldıkça şeklimi alan bir yatakta yatar gibi hissetmiştim, bu duygu biraz korkuttu beni. Sarma tütünü o gün bıraktım. Kahve bir gün boyunca içmedim. İşten erken çıkıp eve geldim, iki  saat kadar uyudum, huzurla. Beni sırtından atan uykuya özlemle inadına sarıldım.

Sürekli eleştirel gözlüklerle etrafındaki insanlara bakanları anlamıyorum. Atakla yaşamamı kabullenmemiş olan insanlar var çevremde. Önemsemiyorum. Sanki herkes zımba gibi sağlam sinirlere sahip olmalı, hassas yanları kimsenin olmamalı. Panik Atak hastası olmak bir zayıflık, hala ilaç kullanıyor olmak güçsüzlük emaresi, nasıl oldu da kurtulamadım bu ilaçlardan. Böyle olmak en fazla Oğuz'u ilgilendirir, zira gecenin bir yarısı atağımla ben başetmeye çalışırken o benden çok çaba sarfediyor, üstelik tanımadığı ve anlamakta çok zorlandığı bir duygu. Her sabah kahvaltıdan sonra içtiğim o kimyasal nesne benim zayıflık emarem, İstanbul kaosundan ürküyor olmam benim sorunum. Hoş dedim ya, bu konuda söz hakkını sadece Oğuz'a veriyorum, gerisi gerçekten umurumda değil. Panik Atakla başetmesini bilmeyen biri olmasın istiyorsa insanlar hayatlarında, hiç itirazım olmaz, rahatlıkla çekip gidebilir. Burada iyi olmamı istemenin dışında bir sinir seziyorum, asıl canımı sıkan o sinir oluyor, neden sinirlenildiğini anlamıyorum.

Bir önceki sabah beni terkisinden sinirle atan uykunun kollarından gayet güzel indim dün sabah aşağıya. Kalktım, duş aldım, sabah çok erken, uykumu almışım, atladım motora, yanıma da Raskolnikov'u aldım, söylemeyi unuttum, Suç ve Ceza, sandığım gibi zor değil, gayet akıcı, su gibi, bir filmi izler gibiyim, Sezen sırf benle oturup kitabı konuşmak için tekrar tekrar başlayıp bıraktığı kitaba yeniden başlamış, Çiğdem elindeki yarım kitapları hızla bitirip eline Suç ve Ceza'yı almış, heyecanımı çok kıskanmış, kıskanmaların böylesi çok güzel. Bir de iki kişinin birlikte yaşadığı hoş bir anıyı tadamadığı için, o anın içinde yer alamadığı için, sevdiği kişiyi bir başkasıyla paylaşmayı kabullenemediği için, yaşanılan kıskançlıklar var, işte onu pek anlamıyorum. Hayır hayır konumuz iki kişinin yaşayıp birbirini kıskandığı aşk kıskançlıkları değil, arkadaşlar arasındakinden bahsediyorum, kıskançlık derin konu, duralım.

Dün Oğuz'la pazara gittik, ne zamandır istediğim kırmızı koltuklarıma krem pikeleri nihayet aldım, pazarda sebze meyve alışverişi Oğuz'un görevi gibi, ben yanında daha çok süs gibi dolaşıyorum, ağırlığı olmayan poşetleri elime tutuşturup duruyor, böyle olunca bir işe de yaramıyor, iyisi ben fotoğraf çekeyim.


Oğuz kırmızı biber seçiyor (kelinde güneş nasıl da güzel parlıyor:) İşini o kadar ciddiye alıyor ki, bir kırmızı biber almak bu kadar uzun sürer mi diye hiç mızırdanmıyorum, pazar yeri gayet kalabalık olmasına rağmen, mekanla gayet uyum içindeyim.

Akşam eve geldiğimizde salonu toparladık Oğuz'la. Sonra yeni pikelerimizi yaydık, ben Rasko ile başbaşa kalmışken Pirinç dayanamayıp zıplıyor yanıma, tam da işte böyle, ayak ucuma... Kıvrılıp gidiyoruz yaşamın içine, krem renginde...

Read More →

Ayak

tdk :ayak,    
a. 1. anat. Bacakların bilekten aşağıda bulunan ve yere basan bölümü.

Babam bypass ameliyatı için ameliyathaneye gitmeyi beklerken, ya saçlarını kokladım, ya da ayakucuna geçip ayaklarını öptüm. Sevgimin taşıp akacak yer bulmaya çalıştığı anlarda karşıma çıkarsa eğer ayak, öpmeden duramadığım bir çıkıntı. Yere basıp basmaması önemli değil, temiz olup olmaması hiç mühim değil.

Bebeklerle aramda pek sıkı bağlar kurulamıyor, böyle kırılgan bir beden nasıl taşınır? Pratikte korkmadan kucağıma alıp taşıyabiliyorum ama düşününce ele avuca almak cesaret istiyor. Bebeklerin o pembe, yumuşacık, mis kokulu topuklarına karşı kayıtsız kalamıyorum, ne zaman bir bebek görsem, mesela yaz günü çorapları çıkarılmış, ayaklarını alıp ham ham ham yaparak ayağın sahibini eğlendiriyorum, şaşırtıcı biçimde komik buluyorlar bu oyunu, kıkır kıkır katılana kadar gülenine bile rastlıyorum. Oyunu kuralına göre, gıdıklamamaya özen göstererek oynuyorum, zoraki atılan kahkaha ile pek ilgilenmiyorum, eğer ben oyun havamızda değilsem, usulca sokulup yanına, yusyuvarlak topukları koklayıp doya doya öpüyorum. Sanırım ben ayakları iyiden iyiye seviyorum.

Sabaha karşı uyandım, hoş bir aydınlık var odada, tam da aydınlık olmayan bir aydınlık, bu an kısa sürecek, birazdan perdeler engel olmasa oda ışıkla dopdolu olacak, Oğuz uyuyor, nefesini dinliyorum, göğsü usulca inip kalkıyor, bu hareketi oldukça düzenli. Biliyorum ki, huzurlu bir uykunun elinde. İstanbul'dan döndüğümüz akşam havanın serinliği ile tekrar çıkarmak zorunda kaldığımız yorgandan ayaklarını çıkarmış, bir insanı ayaklarından sevip okşamayı seven biri için bu o kadar hoş ki... Hayır hayır, elbette gidip uyuyan birinin ayaklarını öpmeye çalışmak hiç akıllıca olmazdı, sırtımı pencereye dönüp ayaklarımı yorganın dışına çıkararak alarma kadar uykunun kollarına atıldım.

Read More →

Şenlikli

Cumartesi günü, akşamüzerine doğru kendimizi yolda bulduk, şehre girer girmez soluğu amcamızın yanında aldık. Akın Amca'nın evi fevkalade bir yerde. Mesela yatak odasından, tertemiz çarşaflar serip bize hazırladığı yataktan büyüleyici kuleye bakarak uyuyakalıyorum, saat 3 suları, Oğuz çoktan yorgunluğa yenilip uyuyakalmış, ben Akın Amca ile doyumsuz bir sohbeti ardımda bırakmışım ...  


Gözümü açtığımda ilk gördüğüm. Akşam nerede bırakmışsam, sabah da orada, yerli yerinde, etrafında kırlangıç sürüleri heyecanlı, çığlık çığlığa, soluk soluğa. Saat 9 suları usulca evden çıktık, Galata'yı ardımızda bıraktık, Yonca ve Harun'la kahvaltıya koştuk, kahvaltı müthişti, zaman kısıtlı, konuşacak çok şey var, soluk almadan konuştuk, soluk almadan güldük, derin bir nefes alarak ayrıldık.

Amcanın diğer balkonundan baktığımızda gördüğüm...  Ev tanıtımı gibi oldu bu biraz, gel ben sana biraz amcamızdan bahsedeyim ne dersin?

Canım Akın Amca, o öyle güzel anlatır ki hikayelerini, onun karşısında "dinlemek" en güzel eylemlerden biri, yanında öyle rahatım, kendimi ifade ederken o kadar özgürüm ki, o beni tanımaya o kadar meraklı ki, araya mesafelerin girdiği görüşmelerimize rağmen, araya hiç zaman girmemiş gibiyiz, iyi ki de biz böyleyiz.

 Güneşli ve kalabalık, bina yığını İstanbul'u bu şekilde geride bıraktık. 

İstanbul'da sıcaktan bunalmışken, Edirne yağmurlu ve serin, sessiz ve ıssız, bomboş. İşte tam da istediğimiz gibi.

Not: Cumartesi akşamı Galata Kulesinin hemen altında Caz Festivali kapsamında Tünel Şenliği vardı, kalabalığın arasından eve zor ulaştık, eğer bu kadar özlem dolu ve yorgun olmasaydık, konserlerin tadını çıkarmaya hazırdık, bir ara uzaktan, maçları beleş izleyen seyirciler gibiydik, ama benzer mi hiç aşağıdaki havaya, bu senekini mecburen es geçtik...

Read More →

Usulca yaklaştım Raskov'un yanına, temkinliydim.

Yağmurluğum yanımda olmamasına rağmen yola çıkmaya kararlıydım, üzerime iki tane sweat giydim, oturduğumda birini çıkardım, altta kalan ıslanmamış, diğeri sırılsıklam, hiç temmuz havası yok, insanı serinliği ile ürperten bir hava dolaşıyor ortalarda, kasvetli, karanlık, Raskolnikov ile tanışmak için şahane bir gün. Ormandayım. Olmak istediğim yer tam da burası.

 Gözlüklerimi kuruladım, başıma gelen garsona gülümseyerek biramı söyledim, etrafta kimseler yok, ben verandadayım, yeterince ıslandığıma göre içeride olmamın bir anlamı yok, üzerimdeki tenteye düşen yağmuru dinlemek en iyisi, içeriden çıkan kızlar hazırlıksız yakalanmışlar belli ki, parmakarası sandaletler, kısacık şortlarla çıkmışlar sokağa, şimdi yağmur hız kesmişken, evlerine gidiyor olmalılar. Müzik rahatsız etmeyecek tonda, bir ara kulağıma Nina Simone, Bryan Ferry, Zaz, Louis Armstrong ilişti, kendince yol alıyor, keyifliyim.

Her şey tastamam. Söylenecek başka söz yok, Suç ve Ceza'ya başlamamın hiç unutmayacağım anısı yanımda, biram yudum yudum...

Not: Justine'in Raskov karşısında kendimi sağlama almam konusundaki uyarısını gözardı etmiyorum, varlığımı hissetmemesi için çıt bile çıkarmıyorum, sayfaları nefes almadan çeviriyor, nefes almadan okuyorum.

Read More →

Önce sadece bir kare


Görselimiz buradan. .

Filmin adı Hanna. Henüz izlemedik, izlenecekler klasörümüzde öylece dönüyor, bir dönme dolabın içinde. Filmin ahengini merak ediyorum.

Fazlaca şeyler okuyamıyorum, Halikarnas Balıkçısı ile ilgili öğrendiklerimi buraya taşımak istiyorum, olmuyor, günlerin nasıl geçtiğini hiç anlamıyorum. Gözlerimi kapatsam, bambaşka bir boyuta dalsam, zamanın hep yettiği bir boyuta. Canım ne zaman istese dönme dolabın içine saklansam...Bugün tanışmayı umduğum Raskolnikov ile istediğim kadar laflasam.. Peri sağolsun Dostoyevski konusundaki tüm soru işaretlerimi süpürdü, Carr'ın "Dostoyevski" kitabını daha sonraya bıraktım, önce Suç ve Ceza, hayır hayır önce gözlerimi kapatıyorum, sonra Suç ve Ceza'yı orada dilediğimce okuyabiliyorum, dönme dolap durana dek...

Read More →

Aşk için, aşkın şerefine...

Dün akşam, tavuksuyuna çorba ile başlamış en güzel aşk hikayelerinden birini dinledim bir arkadaşımdan. Konunun özelliği midir, akşamın hoş serinliği midir, yaşama o an verdiğimiz özenden midir bilemedim, tılsımlı bir andı. Çok, çok duygulanarak dinledim. Arkadaşımın konuyu paylaşmak istemesini, ama öyle ayaküstü anlatmayı istememesini, sohbet için seçtiğimiz mekanın ne kadar yerinde olduğunu çok sonra farkettim, altında oturduğumuz ağaçların dallarına asılmış rengarenk fenerler karanlığı ne hoş karşılıyordu böyle. Aşk güzeldi.

"Ben böyleyim, bu hallerdeyim, bil istedim" dedi anlatacaklarının hızı biraz yavaşladığında. Bu haberi bana telefonla vermeyip, yaşadığı şeyin mimiklerine nasıl gelip güzelce yerleştiğini kendi gözlerimle görmemi istemesine hayran oldum. Dinledikçe gözyaşlarımı tutamadım. Aşk için, aşık olma hali için, sevdiğim biri bunları yaşayabildiği için, inceden gülümseyerek ama usul usul.

Arkadaşımın söylediği hemen her cümlenin içinde yalınlık vardı. Misal "Dün akşam birlikte dondurma yemeğe çıktık" demesinde bile masum bir yan seziyordum. Şatafatsız, yaldızsız, berrak. Gösterişli bir paylaşım olmadığı halde içi dopdolu. Küçük bir kasabada yaşanan, sanki kimsenin duyup bilmediği aşklardan biriydi dinlediğim. Bu güzel habere elbette içilir, soğuk biralarımızı istedik, sonra güldük, bol bol, köpük köpük, ağız dolusu, doyasıya. Aşk için, aşkın şerefine... 

* Atze, hem dün akşam bunları yaşarken, hem şimdi yazarken, aklımın bir ucunda, ucunda değil canım basbayağı ortasında sen vardın. öyle.  

Read More →

Gıd Gıd...

Hiç öyle çalışılası bir gün değil, çıksak da şurdan, bir yerlerde bira içsek, serin serin. Dark birayı seviyorum. Durgun gibi görünen, aktığı dikkatlice bakıldığında anlaşılan nehrin hemen yanında, yamacında, sakin...

Bugün Edirne'ye yağmur geleceği söylentisi var. Yağmur burada konuşulacak bir konu, yağmaya başlamadan önce bekleniyor, sonra beklenen yağmur geldiğinde, "yağmur mu o?" sorusu atılıyor ortaya, sanki haberleri yokmuş gibi, aniden gelip bastırmış gibi, yağmur konuşulması gereken bir konu insanlar arasında. Özellikle bugünlerde.

Sabah işe geldiğimde herkesin dilinde yangın var. Ne yangını? Haberim yok. Herkes görmüş, simsiyah dumanlar kaplamış gökyüzünü, tarif edilen yer bizim evin balkonundan bakıldığında görülebilecek bir noktada oysa ki, buğday tarlalarından biri, yaklaşık yüz dönüm. Yazık. Çiftçi bir yıl boyunca bir gökyüzüne, bir toprağa bakıyor, gözü gibi, gözünden de özenli. Şarapçıların işiymiş, istemdışı. Sigara içmiş olmalılar. Gerçekten yazık. Yangın saatlerinde ben, annemi uğurluyordum, yangına biraz uzak bir mesafeden, gözlerim yola dönük, gökyüzüne değil.

Bu sabah kitap siparişlerimi verdim. Nicedir okumak istediğim Suç ve Ceza, sonra Fante'nin "Toza Sor" ve Ferit Edgü'nün "Leş" kitapları önceliğim, yazın okunacakları sahne almaya hazır. Annem ve arkadaşları Amasya'da öğle yemeği yemişler, Samsun'a yaklaşıyorlarmış. Oysa yolculukta hiç uyuyamaz, uyumamış da, ama neşesi yerinde. İnsanın çıkmak istediği yolculuklar olması ne hoş.

Bugün işte ben böyle kendi çöplüğümde eşeleniyorum. Gıd gıd, gıd gıd...

Read More →

 

Copyright © Kültür Sanat Blog | Powered by Blogger | Template by 54BLOGGER | Fixed by Free Blogger Templates