kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DIY: KİTAP AYRACI YAPIMI


Gerekli Malzemeler
Asetat ve renkli kalemler

Fotoğrafta gördüğünüzü ben asetat ile yapmadım. Ne ile yaptığımı da söyleyeyim. Babam bir kaç gün önce Signalin diş macunu ve diş fırçalı setini almış. Bende onun dış kabını kestim. Sert üzerinde yazı yazmıyordu bu şekilde kitap ayracı yaparım diye kestim.
O setin fotoğrafını çekmedim ama netten buldum. 


Bu şekilde ben düz üzerinde yazı yazmayan yerlerini kestim. Kitap ayracı yaptım.Bir kenara koydum bir şekilde kullanırım dedim. Sonra da bir gün kardeşimin renk renk kalemleri vardı bunları da kullanarak bir şeyler yapabilirim dedim. 
 Ama asetat ile de olur. O şeklide de yapabilirsiniz. 

Youtube kanalıma abone olmayı unutmayın. TIK TIK 



Read More →

3. Üsküdar Sahaf Festivali


Herkese Merhaba 
Sizlere süper bir haberim var.
Özellikle de Anadolu Yakasında oturuyorsanız mutlaka gitmeniz gereken bir yer var.
Üsküdar Sahilde 08-23 Ekim tarikleri arasında 3. Üsküdar Sahaf Festivali var. 
Yakınsanız yolunuz düşerse mutlaka gidin derim. Çok güzel kitaplar var. Hatta plaklar, eski paralar,eski fotoğraflar,dergiler dahi var. Şöyle bir şey gördüm oraya gelenler kitap listesiyle gelmişti aradıklarını daha kolay bulabiliyorlar izlerde bir alacak kitap listesi yapıp kitapları daha kolay bulabilirsiniz. 
Ben o kadar çok beğendim ki yine gitmeyi düşünüyorum. Hatta elimde kitap listemle :)
Bu arada 5 tane kitap aldım ve 40 tl verdim. 


1: Stratejik Yönetim 3 tl aldım
2: Paris ve Londra da Beş Parasız 10 tl
3:Dönüş: 5 tl
4: Starbucks Gönlünü İşe Vermek 10 tl
5: Cadı Avcısı: 12 tl


Diğer blog: Elif İle Yedi Renk
Facebook 
Youtube

Read More →

DIY:Kitap Ayracı Yapımı



Çok ama çok kolay bir şekilde kitap ayracı yapmayı anlatacağım yaptığım şey şu an evlerinizde yoktur ama bayramlarda mutlaka elinize geçer :) O zaman biriktirin ve benim gibi kitap ayracı yapabilirsiniz. Hemde 5 dakikanızı alacak bu kitap ayracını yapmanız. Hatta çok yapıp sevdiklerinize de verebilirsiniz. Eminim hoşlarına gidecektir. Şimdi bana sorabilirsiniz senin nasıl aklına geldi bu kitap ayracını yapmak orjinalini İnternet de gördüm dedim kendi kendime ben bunu yapabilirim hemen malzemeleri bir araya getirdim ve 5 dakika sonra elimdeydi. 

Youtube kanalıma abone olmayı unutmayın Tık Tık 
İnstagram TIK TIK 

Fazla uzatmadan nasıl yaptığımı anlatmaya başlayayım değil mi? İlk olarak Çikolataların içlerinde çıkan adları ne oluyor bilmiyorum ama ben onlara plastikler diyeyim hani çikolataların aralarına konuyor. Evet evet onlardan doğru okudunuz. Benimki ise Ece çikolatanın katmanlarından birinin plastiğini bir bayramda almıştım dedim bundan bir şeyler olur saklayayım bu güne kısmetmiş :) Aslında ben bu kitap ayracını yapmak için saklamamıştım başka bir şeyler vardı aklımda ama böylesi daha iyi oldu.

Youtube kanalıma abone olmayı unutmayın Tık Tık 
İnstagram TIK TIK 
Daha sonra keçeli kalan lazım olacak birde oje cilası(şeffaf oje) işte bu  kadar kolay şimdi de adım adım göstereyim. Unutmadan bir de makas lazım.

Youtube kanalıma abone olmayı unutmayın Tık Tık 
İnstagram TIK TIK 

Görmüş olduğunuz bu çikolata kutusundan çıkan plastiğin üzerine şeklimizi çiziyoruz. Daha sonra keçeli kalemle üzerinden geçiyorsunuz. Direkt keçeli kalemle de çizebilirsiniz. Makas yardımıyla şeklin etrafından kesiyoruz. Keçeli kalem plastiğin üzerine tutmadığı için devreye oje cilası(şeffaf oje) giriyor. Keçeli kalemin üzerine ojeyi sürüyorum çıkmasın diye. İşte bu kadar :)

Youtube kanalıma abone olmayı unutmayın Tık Tık 
İnstagram TIK TIK 

Bu arada alttaki fotoğrafta gördüğünüz ayna ya da cam değil çizilen Cd'ler ben onları küçük küçük kestim. Aklımda Cd' lerden bir proje var. Burada da fotoğraflar değişik çıksın diye yaptım. Söylemesi ayıp :)
Bu makası da ben yaptım Ojeler ile boyadım.

Youtube kanalıma abone olmayı unutmayın Tık Tık 
Not: Şimdi bana sorabilirsiniz Elifcim ben şimdi bu güzelim kitap ayracını yapmak için çikolata mı almam gerekiyor. Ya da bayramı mı beklemeliyim diye. Size güzel bir haber vereyim o zaman şeffaf asetat ile yapabilirsiniz. Kırtasiyelerden bulabilirsiniz.
Bende renkli asetat vardı. Kırtasiyeden şeffaf olanı alabilirsiniz.
Youtube kanalıma abone olmayı unutmayın Tık Tık 
Nasıl olmuş? Beğendiniz mi? Yorumlarınızı merakla bekliyorum.
Kendinize iyi bakın
Bir daha ki yazımda görüşmek üzere :)
Youtube kanalıma abone olmayı unutmayın Tık Tık 
İnstagram TIK TIK 
Ayyy unutuyordum. Kitap ayracının orjinalini göstermeyi :)

Read More →

Leş

En son kitap alışverişimde elim Ferit Edgü'ye gitti. Öyküsever olduğumu söyleyebilirim ya pekala, bu adamı tanıyıp bilemediğimi de utanmadan söyleyebilirim. Hakkında neredeyse tek kelime bilmiyorum. İşte bir cuma gününe denk geldi tanışmamız. Suç ve Ceza'ya başlamamın üzerinden tam üç hafta geçmişti. Raskolnikov ile aramızda başlayıp gelişen o muazzam üç haftalık ilişki, kitabın son sayfasını da okuyup kapattıktan sonra elbette bitmedi.
Zihnimde Rasko'yu taşımaya devam ettiğim o sabah hava günlük güneşlikti. Bilindik, tanıdık sıcak bir temmuz günü. İş çıkışı soluğu Limon'da aldım. Ferit Edgü 1953 ile 2002 yılları arasındaki öykülerini elimde tuttuğum bu kitapta toplamış. Adını Leş koymuş. Ağustos böcekleri tepemdeki ağaçların dallarına saklanmış ortalığı yaygaraya veriyorlar, o an okumakta olduğum şiir gibi öykülerle arama girip neşe içinde Limon'un müziğini bastırıyorlar. İki ay sonra bu sesleri duymak istesem de duyamayacağımın bilincindeyim.

Neden elimdeki kitabın adı Leş? Ferit Edgü şöyle açıklıyor, paylaşmayı uygun görüyor;

"Bugüne değin hiç kimseyle paylaşmadığım bir anıyı, sırasıdır burada okurla paylaşayım.

Yıllarca önce, yanılmıyorsam, Sait Faik ödülünün Bir Gemide'ye verildiği sıralarda, bir akşam telefonum çaldı. Karşımda tanıdığım bir ses, bir kadın sesi, kendisiyle konuşacak birkaç dakikam olup olmadığını sordu. (Tanıdığım insanın sesi olamazdı bu, çünkü o çoktan ölmüştü.) Tabiî ki vardı. Adını sorduğumda, " Beni tanımazsınız, dedi. Önemi de yok." Sonra "Bir zamanlar Leş adlı bir öykünüzü okumuştum, diye sürdürdü konuşmasını. Merak ediyorum, hâlâ, arada bir de olsa, teknenize gelip yapıştığı oluyor mu?.."

Donup kalmıştım.
Hemen yanıtlayamadım. Uzun bir süre sustuktan sonra, bilmem niçin yalan söyledim:

"Hayır, kurtuldum ondan."
"İşte buna memnun oldum" dedi karşımdaki ses.

Sonra bana mutluluklar dileyerek kapadı telefonu.
İşte bu nedenle, Baudelaire'in bir şiirinden ödünç aldığım başlığı seçtim bu kitaba : LEŞ

Kitabı okumaya dalmıştık ki, gizli bir ses sanki düdüğünü öttürdü, bir fabrikada işçiler bir anda nasıl makineleri kapatırlarsa, fabrika binasına nasıl bir sessizlik yayılırsa, öyle. Hep bir ağızdan sustu Ağustos böcekleri. Vardiyaları bitmişti.

Bitmeden hemen önce elime fotoğraf makinemi alıp 34 saniyeyi kayda geçirdim. Bir im olsun istedim, Leş'in imi.




Günün finali; daha önce yağmurlu bir cuma akşamı gittiğim Limon'dan, bu kez gittiğimde yağmursuz, kalktığımda dev yağmur damlaları eşliğinde ayrıldım. Üzerimde ince askılı bir şey, eve dönene kadar, yağmurun etrafa yaydığı ağaçların kokusu, haftalardır sıcaktan kavrulan otların suya doyamamaları, toprağın çatlakları, ben motorun gazına bastıkça göğsümü döven yağmur...

Read More →

Usulca yaklaştım Raskov'un yanına, temkinliydim.

Yağmurluğum yanımda olmamasına rağmen yola çıkmaya kararlıydım, üzerime iki tane sweat giydim, oturduğumda birini çıkardım, altta kalan ıslanmamış, diğeri sırılsıklam, hiç temmuz havası yok, insanı serinliği ile ürperten bir hava dolaşıyor ortalarda, kasvetli, karanlık, Raskolnikov ile tanışmak için şahane bir gün. Ormandayım. Olmak istediğim yer tam da burası.

 Gözlüklerimi kuruladım, başıma gelen garsona gülümseyerek biramı söyledim, etrafta kimseler yok, ben verandadayım, yeterince ıslandığıma göre içeride olmamın bir anlamı yok, üzerimdeki tenteye düşen yağmuru dinlemek en iyisi, içeriden çıkan kızlar hazırlıksız yakalanmışlar belli ki, parmakarası sandaletler, kısacık şortlarla çıkmışlar sokağa, şimdi yağmur hız kesmişken, evlerine gidiyor olmalılar. Müzik rahatsız etmeyecek tonda, bir ara kulağıma Nina Simone, Bryan Ferry, Zaz, Louis Armstrong ilişti, kendince yol alıyor, keyifliyim.

Her şey tastamam. Söylenecek başka söz yok, Suç ve Ceza'ya başlamamın hiç unutmayacağım anısı yanımda, biram yudum yudum...

Not: Justine'in Raskov karşısında kendimi sağlama almam konusundaki uyarısını gözardı etmiyorum, varlığımı hissetmemesi için çıt bile çıkarmıyorum, sayfaları nefes almadan çeviriyor, nefes almadan okuyorum.

Read More →

Bir patinin kelimeler üzerindeki dansı

























Pirinç uyumadığı zamanlarda ilginin onun üzerinde olmasını ister, okumak için tek engelimiz bu olsun diyoruz mecburen. Biraz önce uykusu geldi, çekip gitti de rahat rahat yazabiliyorum. Aslında konu deliliğe gelecek ama biraz sabır, önce "neler yaptık" faslını bir aşalım, Oğuz cuma akşamı İstanbul'a amca ve kardeş kucaklaşması için gittiğinden evde yalnız ne yapabilirim? Temizlik. Tamam olay tam da bu şekilde olmadı, kabul ediyorum, planda benim de eşlik etmem sözkonusuydu ama yolculuğa çıkacak havamda değildim. Oğuz'un yokluğunda giriştiğim evi temizleme operasyonunda çok dağınık bir insan olduğuma bir kez daha kanaat getirdim, evin temizliği değil, temizliğe başlamadan önceki toparlanma süreci zaman alıyor, cuma akşamı başlayan düzen ve temizlik sevdasına cumartesi akşamı devam ettim, cumartesi gecesi saat 23 sularında mutfakta kek pişirirken finali gerçekleştirdim, bugün normalim, hareket yok, keyif var.

Pirinç hazır tam da bu haldeyken deliliğe gelmek istiyorum. Abdülhak Şinasi bu kitabı 1942 yılında yazmış, anlamadığım kelimeler haylice, eğer önümde bilgisayar varsa tdk türkçe sözlük'ten yardım istiyorum ama bu durumdan şikayetçi olduğum anlaşılmasın. Deliliğe yazılmış övgü dolu uzunca bir metin geliyor, Çamlıca'daki Eniştemiz'den...

Tdk'dan yardım istenebilecek kelimeler
Filhakika : Gerçekten, doğrusu, hakikaten.
Nispi : Göreceli
İnsiyaki : İçgüdüsel
Muarefe : Karşılıklı birbirini tanıma
Müfekkire : Düşünme yetisi veya gücü.
Mücerret : Kesin olarak. katışık ve karışık olmayan.
İsnat : Bir düşünceyi bir konuyu, bir kişi veya sebeb dayandırma, yükleme, atfetme.
Tahkir: Aşağılama, onur kırma
Tezyif : Bir şeyi değersiz, adi, bayağı aşağılık göstermeye çalışma, küçültmek isteme. alay etme.

" Bilirsiniz ki bizde deli tabiri sadece, tıbbî delâletiyle, aklın muvazenesi bozulmuş mânasına gelmez. Böyle saydıklarımızın hepsi de mutlaka çıldırmış demek değildir... Eniştemiz bazan Hacı Vamık Beyefendi diye çağrıldığı halde çok kere de sadece Deli Vamık Bey diye yâd edilirdi... Biraz dikkat etsek, görürüz ki, insanların çoğu yarı deli ve yarı iradelidirler. Ve kâh iradeleriyle, kâh delilikleriyle hareket ederler. Onları olduklarından daha az deli ve daha çok iradeli zannetmek hatadır... Bütün hayatlar o kadar delişmenliklerle doludur ki eğer hepsi anlatılsa bir kısmına inanılamaz ve her harekete makul bir sebep aransa daima bulunamaz. Her geçirdiğimiz zaman, biraz sonra, kendimize delilik zamanları diye görünmeğe mahkumdur. Zira delişmenliğinden haberi olan bizler, bir türlü tatmin edilemeyen mantığımızla, adeta rahatsız, hasta olan insanlarız. Ötekilerse bundan haberi olmayan ve rahat kalanlardır. Çünkü kendini bilmeyen bir hafif delişmenlik bir nevi kurtuluştur. Hayal içinde yüzen insanlar belki etrafındakileri üzerler, fakat gördüğümüz hakikat değil, inandıkları hülya içinde kalarak kendilerini bu imanla kurtarırlar!

Böyle delişmenlerle muarefenin büyük bir faidesi vardır: Onlar, insanlar hakkında daha doğru bir fikir edinmemize yararlar ve cemiyet içinde emeklerimizi senelerle boş yere kemirecek ve yolumuzu nafile yere senelerle uzatacak yanlışlardan sakınmamıza hizmet ederler... Halbuki deliler bizi bu gafletimizden kurtararak hakikati bize olduğu gibi gösterirler. İnsan bir deliyle konuşurken, daha bir çeyrek saat geçmeden, gözleri açılır ve aklı başına gelir, belki uzun zamanlarda öğrenemeyeceği şeylere akıl erdirir. Başkalarının müfekkirelerine tesir etmek için samimiyetin kafi gelmediğini, herkesin kendi mantığımızla düşünmediğini, insanların bir kısmının bizim ruhumuzla hiçbir alakaları olmadığını ve birçok şeylerin bu bakımdan ne güç olduğunu anlarız. Deliler insanın hususiliğini, muhakemesizliğini ve her fikrin nispiliğini, ayrılığını, gözle görülür ve elle tutulur şekilde temsil etmekle bize büyük bir kolaylık ve istifade temin etmiş olurlar. Bu, insanlar hakkında bir çok düşünceler ve tecrübeler ve birçok felaketlerle edindiğimiz malumatın kıymetine ve birçok kitaplarla felsefelerin ve mezheplerin tetkikine değer. Onlarla görüşünce artık mücerret olarak insanların aklına, mantığına, muhakemesine itimat etmek gibi hiç caiz olmayan hafifmeşrepliklerden kurtuluruz. Artık insanların talihlerini kendilerinin yaptıkları hakkındaki kanaatimiz kuvvetlenir.

Zira biz de, mahkemeler gibi, insanları çok kere adam yerine koyarız. Sanırız ki, düşünürsek düşüncemizi takdir edecekler; söylersek, sözümüzü anlayacaklar; bilirsek, ilmimize inanacaklar; doğru hareket edersek, lehimize şahadet edeceklerdir. Aldanırız! Hemen daima bunun aksi sabit olur. Hayatımızın her anında yapayalnız kalırız. Çağırırız ve hiç kimse imdadımıza gelmez. Muhitimiz bize karşı her an kör, sağır ve şuursuzdur. Yabancı gözler sandığımız gibi görmek için değildir; kördür, görmez. Yabancı kulaklar, umduğumuz gibi duymak için değildir; sağırdır, işitmez. Hayatımızın şahitleri de, beklediğimiz gibi, bizi duyan en yakın akrabalarımız değil, bizi duymayan en uzak yabancılardır. Düşündüğümüze kanmazlar, söylediğimizi anlamazlar, bildiğimize inanmazlar, hareketimizi kavramazlar ve kendi doğru sandıklarını söyleseler bile, bizim hakikatlerimizi değil, kendi yalanlarını söylerler. Zira herhangi bir samimiyet bile mutlaka hakikat demek değildir. Bunlar çok kere de, kahraman edaları takınarak ve kahramanlık gösterdiklerine inanarak, isnat, tahkir, tezyif ve iftira ederler! O zaman gönlümüz kırılır, "ya? Onun da içyüzü bu muydu? Ben de onu adam sanmıştım" deriz. Düşünmeyiz ki işte asıl hatamız buradadır.

Bizim her zaman umduğumuz gibi bulduğumuz , denilebilir ki, ancak delilerdir. Onların tabiatı daha sağlamdır. Asıl olduklarına daha çok benzerler. Kendilerinden delilik bekleriz. Ve filhakika bulduğumuz da budur. Delinin huyu, taşıdığı ismi gibi malumdur. Ondan artık insaf, izan, ahlak, mantık, şefkat, muhabbet, sadakat gibi diğerlerinde nafile arayıp da bulamadığımız faziletleri zaten beklemeyiz. Onlar da haklarında önceden edindiğimiz fikirlere sonradan da uygun çıkarlar. Haklarında çok şaşırmış olmayız. Seneler geçer ve onların aynı deliliklerine devam ettiklerini görürüz. Bu bakımdan da muarefeleri daha pratiktir.

Gerçi çoğumuzun delilikten çekinmesine zaten şunun için pek de lüzum yoktur ki bir insanın aklını bozabilmesi için evvelce bu aklın mevcut olması lazım gelir. Denilebilir ki onların hep meydanda olan bazen beterleşen bir tek yüzleri vardır. Kendilerinden sakınmak için lazım olan ihtiyat tedbirlerini almanın bize düştüğünü görür ve bunda kusur etmeyiz. Diğer insanlarsa bizi gafil avlarlar. Zira onlar bir değil hatta iki değil, üçyüzlüdürler :Bir gizlediklerini bildikleri, bir gösterdikleri yüzleri vardır. Fakat asıl karası ve şeytanîsi bir üçüncüsüdür ki ne gizledikleri(fakat bizim teşhis edebildiğimiz) ne gösterdikleri (fakat bizi aldatmayan) yüzlerine benzemez. En karanlık zamanlardan miras olan bu üçüncü yüzleri, ki ihtimal asıl içyüzleridir, onları çok kere kendi menfaatleri aleyhine bile körü körüne ve hesapsızcasına harekete getirir. Biz artık bu kadarına ihtimal veremeyiz. Onlar böylece huylarını ya bilmez, ya açığa vurmaz, ya ustalıkla gizler, ya sarahatle duyurmaz, ve bizi aldatabilirlerken, kendilerinin belli etmemeye çalıştıkları ve sakladıkları bu huylar delilerde meydanda ve boy atmış bir haldedir ve gözlerimize çarpar. Şimdi anlıyorum ki deli eniştemizin karşısında insanın aldanmasına imkan bırakmayan ve adeta hoşuna giden bir emniyet hissi duyulurdu. Zira bütün bu gizlenen insan huyları onda saklanmaz boylara yükselir, gözlere batan çaplara erişirdi. Deli eniştemiz zehriyle birlikte panzehiri de sunuyor, öyle ki tehlikesiz kalıyor, hatta belki de, sadece insan tabiatını meydana çıkararak faydalı bir adam rolü oynamış oluyordu.

Fakat ben, çocukluk zamanlarımda, tabiatının sonradan gördüğüm bu faydalı taraflarını daha kavramayarak, onun delişmen huylarını belki sadece gülünç bulduğum için severdim.

Read More →

22. Kitap : Efresiyab'ın Hikayeleri - İhsan Oktay Anar

Pirinç ayakucuma kıvrıldı, dışarıda kasvetli bir hava var. Biraz sis, çokça karanlık. Keyifli bir kahvaltının ardından Oğuz'u işe geçirdim. Kahvaltıdan önce nevresimlerimizi değiştirmiştim, belki birazdan şu rahatımı  bozup çamaşır makinesini çalıştırmak için kalkarım. Kalkmışken kendime kahve de alırım, rahatımı bozduğuma değsin. Bugün o derece tembelim.

Sabah uyandıktan sonra, yataktan kalkmadan ve kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa yollanmadan hemen önce kitabı son kez elime aldım. Son 10 sayfası kalmıştı da okumadığım, güne onu bitirerek başladım. Oğuz da uyanmak üzereydi hem, günaydınlaşıyorduk bir yandan. Farkındaysan kitap hakkında yazasım yok. Oysa Puslu Kıtalar Atlası'nı ne çok sevmiştim. Yok bunu sevmediğim anlaşılmasın. En az o kitap kadar üzerimde etki bırakmasını dilemekle hata etmiş olabilirim. Üretmek zahmetli, yazmak yetenek işi. Yazarak anlatmak çıplak ayakla keskin kırık camların üzerinde yürümek gibi. Her daim aynı vurucu tadı bulamayabilir insan. Aynı leziz çekiciliğe kapılamayabilir her yaprak. Rüzgar harflerle köşe kapmaca oynamayabilir. Demek istediğim her yazar her daim aynı güzellikte yazamayabilir.

Birazdan birkaç bölüm Nip Tuck izleyip sonra kahvemi de alıp harika bir kitaba başlama niyetindeyim. Marcel Proust bana üniversite yıllarında Özlem'den hatıra. Elimdeki kitap da onun zaten. İlk sayfasında
"2 Temmuz 99' Beyazıd - Fatoş'la" notu var, kurşun kalemle yazılmış. Sonra kitap bana gelmiş, ben de şöyle bir not düşmüşüm; "14 Ağustos 2000 - Dolunayın doğuşu - Beşiktaş" Okulumuz Beyazıt'da. Beşiktaş o zamanlar kaçış yerimiz. Sahildeki çay ocağında alçak masalarda kitap okuyup, dalıp gittiğimiz yıllar. Vakit bol. Okumak için, aylaklık yapmak için, düşünmek, dinlemek, aşık olmak için. Her yeni insana emek harcayabilir, her acının üstesinden pekala gelebiliriz... Son otobüsle Beşiktaş'tan Beyazıd'a dönerdim. Çemberlitaş Kız öğrenci yurdunun kapıları isteksizce açılırdı. Kocaman göbekli, esmer adam kapıdan girenlere bakardı ve tanırdı. Kimlik göstermeden kalabalığın arasına karışırdım.

Kayıp Zamanın İzinde serisine başlamış sadece üç kitabını okuyabilmiştim. Şimdi eksik olan parçaları da tamamlamak için yine baştan okumaya niyetliyim. Proust'u otuzlu yaşlarda okumanın nasıl bir şey olduğunu çok merak ediyorum.

Read More →

21. Kitap : Lawrence Block - Kutsal Bar Kapandığında

Dün akşam buraya uğradım. Amacım şu kitabı yazıp kaçıp gitmekti, sonra Berceste ve Ali Bey'den yorumlar vardı, onları yayınladım. Sonra yanıt da yazdım, baktım saat 20.20 olmuş, doktora gitmemiz gerekiyor, Babamın ameliyatını yapacak olan doktor geçen hafta kardiyolojiye yönlendirmişti bizi. Kendisi 6 yıl önce bypass ameliyatı olmuştu da, şu anki durum nedir ve ameliyat edilebilir mi? işte bunun araştırmasını yaptılar, sonuç orta risk, yani ameliyat edilebilir.

Kitap hakkında yazamadan evden çıktım, doktor ile görüşmemizi yaptık, sabah hastaneye yatış yapılacak.
Ha ne diyordum, kitap. Akşam eve motorla gelemedim, nasıl yağmur nasıl yağmur anlatamam, motoru depoda bıraktım. Eve Yasemin bıraktı. Annemler bir haftadır bizimle kalıyor ya, evde harika yemekler var, Oğuz geç gelecek belli ki, aç değilim, hemen çalışma odasına koştum, amacım haftalardır elimde sürünen bu kitabı bitirmek. Bunu resmen kendime iş edindim. Babam haberleri izliyor. Annem hastane valizini hazırlıyor. Kitap ha bitti ha bitecek.

Bütün bunlar olurken gözüm kitaplarda. Ne okusam ne okusam. Endişeli Peri Dostoyevski okuyor, nasıl özeniyorum anlatamam. Ama yok, hem iyi bir çevirisini bulmam hem de şu ameliyat faslını atlatmam lazım. Ayrıca yeni bir kitap almak yerine elimdeki stokları eritmeyi diliyorum.

Kutsal Bar Kapandığında nasıldı peki? Eh. Demek Lawrence Block yaz günleri için idealmiş de, şimdi yeni bir alana geçmek lazım.

Şimdi ben en iyisi gidip ne okuyacağıma karar vereyim.

Read More →

17 - 20. Kitaplar

17. Kitap
Alper Canıgüz / Tatlı Rüyalar

Bu kitapla nasıl tanıştım?
2000 yılının yaz mevsimi. Çok sıcak bir yaz olduğunu anımsıyorum, o günlerde oramdan buramdan terler akarak atmosferi hiç de fena olmayan o cafede çalışırken ve 2. katta merdivenleri çıkınca hemen sağdaki ilk masaya servis yaparken masanın üzerinde duran 3-4 kitap arasından ilgimi çekiverdi. Psiko-absürd romantik komedi. Ama kapağındaki çizgilere daha bir bayıldım. Masada oturan beyefendi ile de gelip gittikçe minik minik söyleşiyoruz, kitaplar, fotoğraf gibi konular üzerine dönüp duruyor sohbet, ben yakın bir zamanda o cafede çalışmayı bırakıp bir fotoğrafçının asistanı olarak işe başlayacağımı söylüyorum, çok heyecanlıyım, çok sevinçliyim, havalara uçuyorum, bir sünger gibi her şeyi içime çekiyorum, çok umutluyum, yaşam beni bekliyor tadındayım, henüz bazı heveslerim örselenmemiş, bembeyaz, pırıl pırıl ya da rengarenk…
Gecenin sonunda merdivenlerden çıkınca sağdaki masaya hesabı götürüyorum ve kasaya dönerken elimde bu kitap var, imzalanmış, tarih 24 ağustos 2000. O günden aklımda Alper Canıgüz’e ait kalan fotoğrafın içinde ince düşünceli, sakin duruşlu, güleç yüzlü bir adam var.

“Hayattan geri ne kalır, niye kalır kim bilir? Belki de böyle olmasa ne bu kitap ne de hayat bu kadar tatlı bir rüya olurdu…”

İmzanın bir kısmında bu cümle yeralıyor. Ha diyeceksin ki sen o ince düşünceli bulduğun adamın imzaladığı kitabı bugüne kadar yoksa okumadın mı? Evet. Okumadım. Olmadı işte, sıra mı gelmedi, ruh halim mi elvermedi, yok yok başlamış ama araya ne girdiyse bırakmıştım, elime aldığım, beğendiğim ama elimde olmayan sebeplerle yarım bıraktığım kitaplar da biraz küsüyor sanki bana, elime koşa koşa gelmiyorlar. Neyse yine bir Ağustos ayında ve en az 2000 yılınınki kadar sıcak günlerde elime aldım ve bir çırpıda yutuverdim. Hem kendime çok kızdım neden bu kadar erteledim diye, hem harika iş çıkarmış dedim, hem kitabın benle barışmasına çok sevindim.. hem ilk fırsatta yeni bir Alper Canıgüz kitabı edinelim dedim hem… hem…

18 ve 19. kitaplar

Bir Matthew Scudder Polisiyesi / Lawrence Block
Ölümün Ortasında ve Buz kıracağı Cinayetleri

Bay Scudder öyle çok ilginç bir kişilik değil ama harika bir burnu var, çok iyi koku alıyor ve cinayetleri biraz uğraşsa da şıp diye çözüveriyor, alkolik olduğunu kabul etmeyen alkoliklerden(Oğuz bu fikrimin daha sonra değişeceğini söylüyor), görevinden istifa etmiş eski bir polis memuru, eşinden boşanmış, iki oğlu var, böyle dışarıdan bakınca kaybetmiş gibi, ah bir de polisiyelerin sanırım olmazsa olmazı burbon seviyor. Neyse ana karakterimiz bu şekilde. Şimdilik iki kitabını bitirdim. Üçüncüsü elimde, ne yalan söyleyeyim ki çok heyecanlı.


20. Kitap
Selim İleri / Oburcuk Mutfakta

Ah nasıl anlatmalı ki bu kitabı, zor ve kesinlikle başarabileceğim bir şey değil, teknik konulardan başlamayı deniyorum. Kitap üç farklı kitabın bir araya toplanmış hali. Neymiş bunlar? Evimizin Tek Istakozu, Oburcuğun Edebiyat Kitabı ve Rüyamdaki Sofralar. Ortak özellikleri yemek ve yemek kültürü. Yemek ile ilintili akla gelebilecek bir çok şeyin Selim İleri’nin anılarında nerede ve nasıl durduğunu okuyoruz bu kitapta, misal akide şekeri, misal maydanoz, erişte, salep, karabiber, enginar, mazide kalmış ev yapımı şuruplar…

Okudukça Selim İleri’nin anılarına, anılarındaki en ufak kırıntılara nasıl da özenle sahip çıktığına tanık oldum, kendisine bir kez daha hayran kaldım.

Mutfakla, yemekle ilgisi olmayanlar, seçimini özensiz hazırlanan yemeklerden yana kullananlar, ayaküstü karnını doyurup ruhunu aç bırakanlar için değil bu kitap. O yüzden bir yemek daveti vermeden günler önce başlayan koşturmalar, bir türlü ne pişirileceğine karar verilemeyen ziyafetler ve öncesinde yaşanan telaşlar ve kitaba taşan anılar bir yerde kendilerine anlamsız gelebilir. Diyeceksin ki sen çok mu farklısın? Evet değilim ama o sofraların zarafetine de özenmiyor değilim. Neticede çok keyifle okudum, ölçekler içermeyen yemek tariflerinde hiç sıkılmadım, bir çok anıyı yanımda taşıdım, şurup kokularına bulandım, reçellerle savruldum, Hindistan cevizi ile kahkahalara boğuldum, Müzeyyen Senar’ lı yemek ile hüzünlendim, kitaptan çok ama çok etkilendim. Anılar böylesi güzel taşınınca, insanın haliyle alıp baş tacı yapası geliyor…

Read More →

Daha iki sayfa okumuşken girdim Clarissa'nın koluna, Bond Sokağı'na doğru yürüyoruz


Mrs. Dalloway, çiçekleri kendi alacaktı.

Hem ne güzel bir sabah, diye düşündü Clarissa Dalloway, kumsaldaki çocuklara üleştirilmiş gibi taptaze.


... Böyle budalalarız işte biz, diye düşündü Victoria Sokağı'nı geçerken. Ancak Tanrı bilebilir neden böylesine sevdiğimizi, nasıl böyle değerlendirdiğimizi, usul usul kurduğumuzu, çevremizde büyüttüğümüzü, yıktığımızı sonra, her an yeniden yarattığımızı; ama en düşkünler bile, sokak kapılarına çökmüş o en iğrenç yaratıklar bile (ölesiye içen), aynı şeyi yapmıyorlar mı; başa çıkılmaz bunlarla, öyle kanunlar filan çıkararak, Clarissa kalıbını basardı, neden mi: çünkü yaşamayı seviyorlar. İnsanların gözlerinde, bu çalkantıda, avarelikte, itişip kakışmada; bu gürültüde, bu şamatada: arabalar, otomobiller, otobüsler, kamyonlar, güçlükle ilerleyen, itişen gezginci satıcılarda, bando sesinde, tepelerden geçen uçağın o utkulu, kulak tırmalayan garip tiz homurtusundaydı sevdiği şey: hayat, Londra, bu Haziran dakikası.

***
Evet işte böyle... Daha iki sayfa okumuşken duramadım taşıdım buraya. Öncelikle çevirenin Tomris Uyar olduğunu görünce tanıdık birini görmüş gibi oldum, çok sevindim, kitabı elime alana kadar bilmiyordum, edebiyatçı kimliği olan birinin çevirilerine daha mı sıcak bakıyorum ne... Tomris Uyar, malum Yaza Yolculuk ile gelip yerleşmişti hayatıma daha geçenlerde, "Ölen Otelin Müşterileri" hafızamda yıllarca capcanlı kalacağa benziyor, karakterler, yaz telaşı, akşam sohbetleri... Ah bir de kışın bir öğrenci yurdunda çalışan, yazın da otelde görevinin başına geçen aşçının ilk pişirdiği köftenin ne kadar lezzetli olduğu ama sonraki köftelerin o ilk lezzeti bir daha asla yakalayamadığı bilgisi... Neden bunu bu kadar önemsedim bilmem..

Hakkında çok şey duyduğum bir yazar Woolf, Clarissa ise elbette The Hours filmi ile gözümde ete kemiğe bürünmüştü ama okuması çok başka, gerçekten! Satırları ilmek ilmek okuyorum, yudum yudum içiyorum.

Kitap sonrası filme belki bir kez daha göz atarım, bakalım.

Read More →

16. Kitap : Sıcak Su Müziği : Charles Bukowski

Bukowski bildiğimiz gibi yine, kısa öykülerinde sürünüyor bu kez. Uzun zaman olmuş okumamışım, pek bir iyi geldi.

Kitapta Henry Chinaski karakteri var çoğunlukla, ayyaş, aylak, at yarışları oynayan, hiç bir şey olmamış bir adamın silüeti. Babasının cenaze töreninde babasının sevgilisi Henry’e “ona o kadar çok benziyorsun” dediğinde şöyle yanıtlıyor, “yüzeyde öyle. O rafadan yumurta severdi, ben katı. Etrafında insan olmasından hoşlanırdı, bense yalnızlıktan. Gece uyumayı severdi, bense gündüz. Köpekleri severdi, ben kulaklarını çekip kıçlarına kibrit çöpü sokardım. O işini severdi, ben aylaklığı.”

Öykülerle ilgili bir sıkıntım yok da elimdeki kitap içerisinde küfürlerin yazılışı esnasında kimi harfler yerine nokta konulmuş, maksat sansür gelip gözümüzü oysun, canım sıkılıyor. İnsan Bukowski okurken ağız dolusu küfürü görmek istiyor, niye sansür koyarsın ki sen şimdi bu adama, Bukowski'yi adabınla yayınlamayacaksan hiç yayınlama daha iyi, adam küfürbaz işte, Can Yücel şiirlerini yayınlamayı istemek ama içinde küfür de olmasın demekten farksız bir durum bu, bu benim fikrim. Chinaski bir yerde şöyle diyordu, "Biliyor musun Meg? Kötü olanla, bize kötü olduğu öğretilenler farklı şeyler olabilir? Toplum bize bazı şeylerin kötü olduğunu öğretip bizi köleleştirmeye çalışır." Hadi gel de sevme bu adamı.

En son alıntımı da aşağıya bırakıp gidiyorum.

Amerika’ nın dört bir yanındaki sabahın üçü sarhoşları, nihayet pes etmiş olarak duvarları seyrediyorlardı. Acı çekmek için ayyaş olmak, bir kadın tarafından sıfırlanmak gerekmiyordu , ama acı çekip ayyaş olunabilirdi. Bir süre, gençlikte özellikle, talihin senden yana olduğunu sanabilirdin, bazen senden yanadır da gerçekten. Ama senin farkında bile olmadığın ve senin aleyhine işleyen bir takım ortalama hesaplar ve kanunlar vardır, her şeyin yolunda gittiğini sandığın zamanlarda bile. Bir gece, sıcak bir salı gecesi o ayyaş sen oluverirsin, sensin o ucuz pansiyon odasında olan, ve daha önce o odalarda olmuş olmanın da bir yararı olmaz, daha da kötüdür hatta, çünkü bir daha bu duruma düşmemeye karar vermişliğin vardır. Bir sigara daha yakmaktan, bir içki daha içmekten, o sıvası dökük duvarlarda bir çift göz, bir çift dudak aramaktan başka bir şey de gelmez elden. Erkeklerle kadınların birbirlerine ettikleri insanın idrak gücünü aşıyordu.

Parantez Yayınları
Çeviren Avi Pardo

Read More →

15. Kitap : Kırlangıç ile Tekir Kedi- Jorge Amado / Büyükler için fantastik bir aşk öyküsü

Dünya yaşanmaya değerdi
Eğer insan görebilseydi
Gün gelip kırlangıcın evlendiğini
Bir tekir kediyle
O ikisinin uçup gittiklerini -
Ve mutlu olduklarını
Sonsuzluğa dek birlikte

(Bahia’da Yedi Kapı Pazarı’ndaki halk ozanı Estévao da Escuna’nın dizeleri ve felsefesi)

Bahia neresidir merak ettim, sonra öğrendim, Brezilya’da eyaletlerden biri. Eyaletin başkenti Salvador. Amado 1912’de bu kentte dünyaya gelmiş ve hayata burada veda etmiş. Kitabın içinde yer alan illüstrasyonlara bayıldım, kitabı didik didik ettim ama kime ait olduklarını kitaptan öğrenemedim, oysa yayınevi bir not düşüverseydi keşke, evet internet benim emrime amade, arayıp bulamayacağım bilgi yok gibi ama böyle şeylerde de sanatçıya haksızlık edilmesin istiyorum, çizimler kiminmiş sonra öğrendim, Hector Julio Páride Bernabó. Kendisinin takma bir adı var. Carybé. Bir çeşit Piranha balığından ödünç almış bu ismi. Carybé, italyan bir baba ve Brezilyalı annenin oğlu. Çocukluğunu İtalya’da geçirmiş, 1919’da Brazilya’ya taşınmışlar, Bahia’ya ilk ziyaretinden sonra oradan çok etkilenmiş, etnik kültürü, mistik - dini öğeler ve gelenekler dikkatini çekmiş, canlı renkler eserlerine yansımış. Amado dışında Mario de Andrade, Gabriel Garcia Marquez ve Pierre Verger gibi isimlerle tanışmış Carybé, neyse konuya yani kitaba dönersek, ben bu kadar çok etkileneceğimi düşünmemiştim. Bittiğinde böyle ağlamaklı olacağımı da sanmıyordum, bir kedi ile kırlangıcın aşkına çok inandım. Kedi ve kırlangıcı sembol olarak da gördüm elbet. Bugün bile ne çok var di mi izin verilmeyen aşklar, bir “Türk” mutlaka başka bir “Türk” ile, Sünni elbette başka bir Sünni ile, asla bir ermeni ile, mümkünü yok bir kürt ile, ihtimal dışı bir alevi ile… Hiç evlenmemiş olanın şansı hiç evlenmemiş olandan yana olsun, evlenmiş boşanmış olanlar gidip başka evlenmiş boşanmışları bulsun… Var işte böyle örnekler duydukça üzüldüğüm, olmasını hiç istemediğim ayrımlar… Bırak bir kırlangıç değiversin kanadıyla di mi bir tekir’in patisine… Ama olmuyor işte…

Kitabın içindeki alıntılarım senin de merakını cezbeder belki kimbilir…

Bu öykü, hayvanların konuşabildiği, köpeklerin tasmalarının sosisten yapıldığı, terzilerle prenseslerin evlendiği ve çocukların dünyaya leylekler tarafından getirildiği, o çok eski ve unutulmuş zamanlarda geçen, bir varmış bir yokmuş masalıdır. Bugünlerde ise oğlanlarla kızlar bilinecek her şeyi bilerek geliyorlar dünyaya; doğmadan önce her şeyi kendilerine incelemiş olduklarından her çocuk en sevdiği duygusunu seçebiliyor: kaygı, yalnızlık, şiddet. Benim aşk öyküm ise, çok çok eskiden, her şeyin farklı olduğu zamanlarda geçmekte.

Sabah'ın, mavi gülü kazanmak için Zaman'a anlattığı öykü, kendisine Rüzgâr'ın arada bir içini çekerek yanık bir fısıltıyla anlatmış olduğu, Kırlangıç Hanım'la Tekir Kedi'nin öyküsüydü (...) Eğer bu öykünün güzelliği sizi duygulandırmazsa, kabahati Rüzgâr'a ya da Sabah'a bulmayın, hele hele akıllı Kurbağa, Doktor Honoris Causa'ya hiç yüklemeyin suçu. İnsan dilinde anlatılan hiçbir öykü, aslındaki o saf ve büyülü ifadeyi koruyamaz; Rüzgâr'daki şiir ve müzik yok olup gitmiştir çünkü."

İnkılap Yayınları
Çeviren İnci Kut

Read More →

14. Kitap : Yaza Yolculuk - Tomris Uyar

Solda ön yüzü görünen kitabın daha büyük bir görselini buraya almak istedim ancak internette bulamadım, Tomris Uyar bir dönem Can Yayınları ile çalışmış ama daha sonra kitaplarını YKY basmış, YKY baskılı kitabın ön kapağını buraya koymak içimden gelmedi, sanki elimdekine haksızlık edecekmişim gibi... Kitap kapakları biraz da okuduğum kitapları benim gözümüzde karakterize ediyor, oysa içerik önemli bunu ben de biliyorum.

Öykü okumak, öyküyü sevmek zevkle ilintili. Elimdeki kitap hepitopu 110 sayfa. Ama içindeki bir öykü ile uzun uzun vakit geçirdim, o öyküyü bitirip hemen bir sonrasında beni bekleyene hemen geçmeyi de istemedim, hoş kitap bitti ama bir süre daha ortalarda durup bir çırpıda rafa yollanmayacak besbelli. Ben bu öykücü kadını ve elimdeki kitapta "Ölen Otelin Müşterileri" ile "Düzbeyaz Bir Çağrı" öykülerini çok sevdim.

Elimdeki kitabın kapağında bir Mustafa Pilevneli resmi var, eserlerini görmek istersen diye sana buraya kısacık bir yol bırakıyorum ki sen de bilirsin görmek güzeldir...

Read More →

13. Kitap : Katre-i Matem - İskender Pala

Talihsiz bir kitap oldu benim için, elimde süründü durdu, bıraktım, sonra yeniden başladım, sonra araya benim kılı kırk yararak yol alan ev temizliğim girdi, Dünya Kupası maçları başlamadan nihayet kitabı bitirdim. Önümüzdeki 1 ay boyunca kitap okuyamazsam sebebi bilin ki vuvuzela sesi eşliğinde sinir harbi içinde izleyeceğimiz Dünya Kupası maçları olacak.

Kitap hakkında söylenecek çok şey var. Arka fonda Osmanlı'nın içindeki çalkantılar, Sadabat çevresinde yaşananlar, Patrona Halil İsyanı'nın detayları, lale çiçeğinin serüveni ve aşk! Osmanlı'nın başında o dönem III. Ahmet var.

Kitapta Sadabad çok sık adı geçen bir mekan. Hemen interneti emrime koşuyorum, henüz sansürsüz olan siteler de var, bak sen! Vikipedi'den bilgiler edindim. Şimdilik ilk aklıma takılan kısımları buraya taşıdım, eğer aklıma daha sonra başka maddeler gelirse yine buraya eklerim.

Sadabad; 18. yüzyılda Kağıthane Deresi kıyısında bir mesire yerinin adı.

Sadabad eğlenceleri; III. Ahmet (1703-1730) ve Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa (1717-1730) devrinde İstanbul'da Kağıthane semtinde Alibeyköy yakınlarında yapılan kasrın çevresinde düzenlenen eğlenceler.

Kağıthane semti İstanbul'un en tutulan mesire yerlerindendi. Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim zamanlarında burada eğlenceler düzenlenir, İstanbul halkının ileri gelenleri de eğlencelere katılırdı. III. Ahmet zamanında bu eğlencelere daha büyük önem verildi. Önce Kağıthane Deresinin akış yolu değiştirildi. Derenin kenarlarına mermer rıhtımlar yaptırıldı. Ayrıca otuz sütun üzerine oturtulmuş göz alıcı bir kasır (Sadabad Kasrı) inşa edildi. Kasrın önünde büyük bir havuz, çevresinde çeşitli çağlayanlar, ağızlarından su fışkıran ejderha heykelleri vardı. Sadabad Kasrı'ndan başka çevreye çeşitli köşkler, bahçeler, hamamlar yapıldı.

Eğlenceler, hıdırellezin birinci günü (6 Mayıs) başlar, özellikle mehtaplı gecelerde sabahlara kadar devam ederdi. Zamanın şairleri, yazdıkları çeşitli şiirlerle padişahı ve sadrazamı överek , onları bu eğlencelere çağırırlardı. Ziyafetler kasırda verilir, ziyafet bittikten sonra eğlencelere dışarıda devam edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda Lale Devri adıyla anılan bu dönemdeki eğlencelere, başta padişah olmak üzere bütün saray erkanı ve İstanbul halkının ileri gelenleri katılırdı.

Gün geçtikçe bu eğlencelere çeşitli sebeplerle karşı olanlar çoğaldı; Patrona Halil İsyanı çıktı. Ayaklanma sonunda Damat İbrahim Paşa öldürüldü, III. Ahmet tahtından indirildi ve Sadabad eğlencelerinin yapıldığı yerler, başta kasır olmak üzere tahrip edildi.

Patrona Halil İsyanı; Patrona Halil İsyanı, Osmanlı Devleti'ndeki Lale Devri'nin sonunu getiren ayaklanmadır. Patrona Halil adlı, ne aslı oluğu belirli olmayan bir kişi idaresinde, bu ayaklanma 28 Eylül 1730da başlayıp üç gün sürmüştür. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edilmiş; Sultan III. Ahmed tahttan indirilmiş ve tahta I. Mahmud getirilmiş ve sonradan Lale Devri adı verilecek devir sona erdirilmiştir.

Ayaklanmanın sebebi, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan, bu yapılanları israf olarak gören bir kitle oluşmuş olmasıdır. İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine halk harekete geçmiş, camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlanmıştı. Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti.
Zamanın tarihini yazan Mehmed Raşid Efendi ve İsmail Asım Efendi, tepkilerin ve öfkelerin korkunç bir ayaklanmaya dönüşmesinde, geceli gündüzlü ziyafetlerin, çırağan eğlencelerinin, sefere çıkmak istemeyen padişahla sadrazamının Davutpaşa Sarayı bahçelerine gidip bülbül dinlemelerinin baş rolü olduğunu yazarlar. Topluluk tepkilerini halk ihtilaline döndürmeyi başaranlar, gerçekte Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın siyasi karşıtlarıydı.

Ayaklanmanın sonrası; Asiler daha önceki devirden elde kalan en önemli binaların bulundugu Saadabat'daki köşkleri yakıp küle döndürmeyi arzu etmekteydiler. Fakat I. Mahmud bu yangına izin vermedi. Ama yine de buraların yıkılmalarına engel olamadı.
I. Mahmud ayaklanma elebaşılarını birer görevle İstanbul'dan uzaklaştırmayı denedi. Patrona Halil Yeniçeri Ağası tarafından yapılan 10 bin altın maaşla nerede isterse vali olması teklifini reddedip; amacının mal, mülk ve ünvan edinmek olmadığını ve bozuk düzeni kaldırmak ana hedefi olduğunu belirtti.

Lale : Zambakgiller (Liliaceae) familyasından Tulipa cinsini oluşturan güzel çiçekleri ile süs bitkisi olarak yetiştirilen, soğanlı, çok yıllık otsu bitki türlerinin ortak adı.

Anavatanı Kazakistan'dır. Türkiye’nin çoğu yerine özellikle Nevşehir ve bölgesine doğal olarak yayılmıştır. Soğanlarının üzerinde zarımsı bir örtü bulunur. Etli ve yeşil 2-8 yaprağı vardır. Çiçekler, saplar ucunda çoğunlukla bir, bazen ikidir. Çiçek parçaları altılıdır. Kırmızı, sarı ve ara tonlarda renklere sahiptir.

16'ncı yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman tarafindan Hollanda Kralı'na gönderilen laleler, ilk başta Hollandalılar'ı ve kısa zaman içerisinde tüm Avrupalılar'ı hayranlık içinde bırakmışlardır. Böylece günümüze kadar dünya'nın en fazla lale üreten ülkesi Hollanda olmuştur. Lale sadece Hollanda'ya ve diğer ülkelere Osmanlı'dan gitmekle kalmamış gittiği ülkelerin diline de doğu orijinli bir kelime olarak girmiştir. Hollanda'da "tulp", Almanya'da "tulpe", İngiltere'de "tulip" İspanya'da ise "tulipan" kelimeleri ile anılmaktadır.

Maslahatgüzar; Bir diplomatik elçilikteki büyükelçiden sonra en yüksek rütbeli ikinci kişidir. Görev başında bulunamadığı zamanlarda büyükelçinin makamına vekalet eder. Bunun yanında, iki ülke arasındaki ilişkilerin zayıf olduğu durumlarda misyon başkanı olarak atanabilir. Maslahatgüzarlık statüsü, diplomatik ilişkiler üzerine 1961'de imzalanan Diplomatik İlişkilerde Viyana Konvansiyonu'nda belirlenmiştir.

İskender Pala; ile bu kitabına kadar tanışmış değildim. Kimdir nedir bilmek istedim. İlk bilgiler şöyle; 1958 Uşak doğumlu. Divan Edebiyatı araştırmacısı. İlkokul’ u Uşak’taki Cumhuriyet İlköğretim okulu’nda bitirdi. Lise’yi Kütahya’ daki Kütahya Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumaya hak kazandı. Aynı okulda yaptığı Lisans Tez çalışması ;Câmiu'n-Nezâir’dir. Divan edebiyatı dalında 1983 yılında Doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Doçent, 1998 yılında da Kültür Üniversitesi’nde Profesör oldu. Divan edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla dikkat çeken yazarın çeşitli ansiklopedi ve dergilerde edebiyat araştırmacısı sıfatıyla yayımladığı bilimsel ve edebi makalelerinin yanında ortaokul ve liseler için yazdığı ders kitapları da bulunmaktadır. Ayrıca, Osmanlı deniz tarihiyle ilgili araştırmalarda bulunmuş ve bir kısmını kitaplaştırmıştır.

İnternet sitesi ; http://www.iskenderpala.net/yeni/

Read More →

 

Copyright © Kültür Sanat Blog | Powered by Blogger | Template by 54BLOGGER | Fixed by Free Blogger Templates