balık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
balık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bahara beş kala

Monday Morning 5.19 dinlemeyi seviyorum. Bir şeylerin yeri değişsin içimde dediğim, ama bilincinde olmadığım zamanlarda dinliyorum sanırım. Ağır ve hantallaşmış olan düşüncelerimin hareket kabiliyeti geri gelsin diye düşünerek, yine bilinçsizce. Zihnimdeki geçmiş hiç değişmesin. Güzel olan şey hüzne bürünmesin. Savrulan anılar savruldukları gibi kalsın. Yeniden yeniden yontulmasın...




Annem puzzle yapalım dedi. O yapalım dediğine göre, yapılacak. Onun evine asılacak, resmi de o seçsin madem. Bunu seçti ve "işte burada huzurlu olabiliriz" dedi. "Babanla banka oturmuşuz. Kuş sesleri geliyor." O an, onun babamla o banka oturduğunu kapalı gözlerinde gördüm. Armoni harikaydı, ama bir anlığına. İnternetten siparişini verdim, kutunun içinden kuş sesleri çıkmadı, çerçevesini yaptım, alttan akan suyun bir kısmı, biraz patika, derken resim yavaş yavaş şekillenmeye bile başladı. Hafta sonu biz önce İstanbul, sonra bir günlüğüne Adana kaçamağı yapmıyor olsaydık ben annemle babamın oturacağı bankın parçalarını da kutunun içinden bulup çıkarırdım.

Şimdi nehirler çağıldıyor, doğa uyanmaya çalışıyor, ben kaygı bozukluğu sorunumla baş etmenin yolunu arıyorum, arıyorum, arıyorum.

Read More →

Sıradan

Macar bi hatun var, Kovaks grubunun solisti, grubun adı da solistin soyadından geliyor, onunki kadar saçlarımı kısa kestirdim. 
Otelde ablalardan biri elini kesmiş, durakta taksi yok, bizim araçlar dört bir yanda, onu hastaneye bıraktım ve otele döndüm, iki gündür kayıp bi cep telefonu var kamera kayıtları vs inceleniyor, esrarengiz bi yığın olay, çözemedim, ofisten çıktım, kindleım yanındaydı ondan bişeyler okudum, havuza gittim, tüm egzersizleri kaytarmadan yaptım, çıkınca sanki binyıldır çay içmiyormuşum gibi çay içmek istedim, yolda gelirken beatles dinledim, kolumu kaldıramayacak kadar yorgun, elimdeki kitabımı tutamayan sefil biri olarak, tertemiz çarşaflarda, yeni pijamalarımla bugün doğru dürüst bi öğün bile yemek yemediğimin farkındalığıyla, yarın sabah dev gibi kahvaltı yapacağımın hayaliyle, uyudum. 

Read More →

Pakize'nin gerçeklik sorununun Hayri İrdal'a etkisi

Hayatta sevdiği tek bir şey vardı o da sinema idi. Pakize sinemanın sade terbiye değil, tatmin ettiği insandı da. Beyaz perdenin karşısında o kadar kendinden geçer, o kadar her şeyi bırakırdı ki, sonunda yaşadığı hayatla seyrettiği macerayı birbirinden ayıramaz hale getirdi.
Bir gün dünyanın en büyük ciddiyetiyle bana, eskisi gibi ispanyol dansını yapamadığını söylemişti. Bu evlendiğimizin ikinci yılında bir pazar sabahı oldu. O, yatakta saçlarını yastığa dağıtmış, tembel tembel, kendisini kaldıracak bir vinç bekliyordu. Ben pencerenin önünde, ayakta, yataktan kalkmak hususunda daha atik, kahvaltı meselelerinde biraz daha sabırsız bir kadınla tesadüfen evlenmiş olmanın insana verebileceği saadetleri düşünüyordum. Birdenbire karım:

- Hayri! diye beni çağırdı. Sana bir şey söyleyeyim mi, ben galiba İspanyol dansını unuttum.

Pakize'nin danstan hoşlandığını bilirdim. Fakat İspanyol dansını bildiğini hiç işitmemiştim. Zaten doğru dürüst yürümesini bile bilmeyen, bastığı yeri görmeyen bir insandan bu pek beklenmezdi. 

- Hayırdır inşallah! Hangi ispanyol dansı!
- Vallahi unutmuşum ... Dün bir deneyeyim, dedim, bir türlü beceremedim. İnsan üç günde bildiği şey unutur mu?
- Ben senin İspanyol dansı ettiğini bilmiyorum.
- Canım unuttun mu? Geçen gün etmedim mi? Hani çok beğenmiştin? Gazinoda... Herkes alkışlamıştı. Sonra o zabit geldi... 

Evlendiğimizden beri sinemadan başka yere gitmemiştik. Neden sonra anladım ki, karım, kendisini beraber seyrettiğimiz bir filmin artisti ile, Jeanette Mac Donald'la karıştırıyordu, onu kendisi sanıyordu. Birkaç gün sonra kırmızı sabahlıklarını aradı, benim süvari ceketimi bulamadığı için üzüldü. Beyaz saten tuvalet elbisesi ortada görünmüyordu, bu felakete ağladı. Bir başka sabah daireye giderken boynuma sarıldı ve dikkatli olmamı tekrar tekrar tembih etti. 

Kendisini bazen Jeanette Mac Donald, bazen Rosalinne Russel sanan, beni Charles Boyer ile Clark Gable ile, William Powell ile karıştıran, bir gün evvel komşu kızını Martha Egerth'e benzettikten sonra ertesi gün pencereden: " Martha, kardeşim, nereye gidiyorsun böyle?" diye seslenen bir kadınla evlenmedinizse bu işin acayipliğini size anlatamam.
Sy 146-147 / Saatleri Ayarlama Enstitüsü




Kahvaltı Molası / Edirne Kent Ormanı / Saat 9 suları

Hep böyle oluyor, okumayı çok çok istediğim bir kitabı, popülerliğinin getirdiği baskıyla elime alamıyorum. Kitapların ilk sayfasına aldığım günün tarihini attığım dönemde edinmişim demek bu kitabı, 8 ekim 2003. 


Ama okuyamamışım. Okuyamamamın sebepleri arasında kişisel olarak belki hazır olamamam da vardır, zamanını kendisi belirleyecek bir kitaplardan bu, ben sadece itaat ediyorum. 





Sabah yukarıdaki alıntıyı yazdıktan sonra hızlıca piknik çantası hazırladım, öyle çok uzun boylu değil, kahvaltılık malzemeleri küçük kapaklı kaplara koyup, demlenmiş çayımızı termosa aktarıp, kendimizi kent ormanına attık, yolda harika simitleri olan bir fırın var. Oraya da uğradıktan sonra dooğru nehrin yanına. Ormana girdiğimizde çöpleri toplayan yaşlı amca, kediler ve köpeklerden başka kimse yoktu. Daha ne olsun, herkes var demek.  Dönmek için kalktığımızda etrafımızdaki bütün piknik masaları ailelerle dolmuştu, kahvaltıdan sonra ben Hayri İrdal'ın hikayesine, Oğuz Karamazov Kardeşler'e döndü, kah etrafımızda olup bitene kulak verdik, kah hikayeler arasında kaybolduk ki kaybolmak için daha güzel bir mevsim seçemezdik. 

Read More →

Kulvarlarına sığındığım alan



"Başlamak" düşünerek yapıldığında çok ama çok yorucu. İnsiyaki olarak elimi atıp başladığım ne varsa keyifli. Planlamak yılgınlık verici. Bir gün iş yerimde yanımdaki arkadaşım "yüzme kursu varmış, yazılalım mı?" diye sorduğunda hiç düşünmeden "olur" cevabını verdim. Havuz DSİ'ye ait, yüzme hocası dışarıdan ders veriyormuş, hoop dedim başladım derslere. Yüzmeyi bilmesine biliyorum, derin sularda kulaç atabilecek kadar kendime güveniyorum, dalmayı seviyorum, su korkum yok, gelgelelim teknik konusunda zayıfım ve motosiklet kullanmaya başladığımdan beri kısıtlı hareket ediyorum ve evet hiç spor yapmıyorum.








2013 Temmuz ayı ile başladığım yüzme seansları halen devam ediyor, yo dostum yarışlara hazırlanmıyorum, ama kurbağayı hiç fena yüzmüyorum, kelebek stilinin "bir insana havuzdayken nasıl işkence edebiliriz?" sorusunun ardından bulunmuş bir stil olduğunu düşünüyorum, neyse ben ne diyordum? Dersler, hafta içi iki akşam 21.30 da havuza giriyorum ve yüzüyorum. Tüm düşündüklerim akıp gidiyor desem inanacaksın, hayır gitmiyor, sorunlar hala sorun olarak kalıyor ama sanki daha başedilebilir, üstesinden de gelirim, hem şu havuzdan çıktıktan sonra duş alacağım, müthiş rahatlayacağım, yastığa başımı koymayı haketmiş olacağım ve sabaha kadar deliksiz uyuyacağım.

Şimdi değil ama ilk başladığım yıl, yaşlanmış ve hamlaşmış bedenim havuzdan çıktığında bana türlü çeşitli kasların varlığını bildirirdi. Bedenimdeki kas ağrılarından neredeyse zevk alır ve yinelerdim "tanrım ne tatlı bir acı!"

Not 1: Havuza başladıktan sonra 20 kilo verdim.
Not 2: Panik atak için kullandığım tüm ilaçları doktorumun kontrolünde, zaman içerisinde, azar azar, hiç şaka yapmıyorum evet evet bıraktım.

Read More →

Bir sonbahar günü Sir Wilfrid'e aşık olmuşken


Kim bu yakışıklı adam? Bu yakışıklı adam da kim? Ah o bir delişmen, o bir aksi, o bir huysuz, o bir muhteşem oyuncu... Ben onu "Beklenmeyen Şahit" filminde Sir Wilfrid olarak tanıdım. Charles Laughton bu fotoğrafa poz verirken karakterini nasıl da sırtlanmış, bize "olmuyor, olmuyor, olmuyor" bakışlarını fırlatıyor. "Beklenmeyen Şahit" ki bunca zamandır izlemediğim için hayıflandığım, çok hoş, akıcı, sade, çoğunlukla mahkeme salonunda geçen, adaleti arayanların kendi içinde yaşadığı ikilemlerle savrulan, katil mi değil mi, katil mi değil mi, evet katil değ.. tatatataam seni avuçlayan, tüm düşüncelerini gölgede bırakan, kendi kaderinin içine dahil eden, hayır hiç sıkıcı olmayan, muhteşem film. Öykü Agatha Christie'ye ait. Amerikalı yönetmen Billy Wilder tarafından İngiltere'de çekilmiş, filmin ilk gösterimi kraliyet ailesine yapılmış ve finali ile ilgili filmi görmemiş olanları tek kelime edilmemesi konusunda söz alınmış ve filmin finalinde de bir ses, "henüz bu filmi görmemiş olanlara lütfen spoiler vermeyin" uyarısında bulunuyor. Çok hoş değil mi?

Konumuza, sevgili Sir Wilfrid'e dönersek, onun hemşiresiyle olan ilişkisi, ironik yaklaşımı, sözdinlemezliği, huysuzluğu beni fethetti. Mahkeme salonunda ilaçlarını masaya döküp sonra onları simetrik olarak dizmeye çalışması, kendini kaptırması, bütün bunları kendinden emin bir şekilde yapması, izlediyseniz ah çok şımarık değil mi?

Tesadüf eseri, hiç bilinçli olmadan, bu filmden hemen önce "12 Angry Man"i izlemiştik, Meğer bu iki film, biri anılınca illa diğerinin de anıldığı, kendi aralarında ortak noktalarından ötürü (Mahkeme, tek plan) organik bağların kurulduğu filmlermiş, rakı balık gibiymiş işte ikisi. Biri izlenmişse diğeri de peşinen izlenirmiş. 12 Angry Man başlıbaşına bir yazı konusu ve ben detaylarına girip başını şişirmeyeceğim.

Kendime Not: Bu yıl bitmeden her iki filmi de bir daha izle. Yukarıdaki s/b fotoğrafı fotoğrafçıda bastır, çerçevelet ve eve girildiğinde ilk görülebilecek noktaya as.

Read More →

Eğer biri bana çok değil 3 sene önce deseydi ki " günlük yaşam döngün çok değişecek, ortalık aydınlanmadan, horozlar ötmeden, servis araçlarının şoförleri sıcak yataklarından çıkmadan, fabrikalarda vardiya değişimi olmadan, okula gidecek çocuklara anneleri kahvaltı hazırlamaya başlamadan önce uyanacak - evet sabah 05.30- evin içinde o dingin saatleri kimi zihnin aydınlanmış ve kendinle çatışmasız, eh kimi zaman kavgalar kavgalar kavgalarla geçireceksin... İnanmazdım. Şimdi erken saatlerde uyanan bedenime itiraz etmeyip yataktan kalkıyorum, kendime bir güzel sabah kahvesi hediye ediyorum ve yapılması gereken ne varsa onu yapıyorum. Bu bazen sabahın bu saatinde akşamın yemeğini pişirmek, bazen sadece okuduğum kitaba devam etmek, bazen etrafın karanlığında camdan dışarı bakabilmek...

Bu saatler, kapının çalmadığı, telefonun bir uyaran olmadığı, yaptığım her ne ise kendimi sadece ona sunabildiğim, keyifli anların toplamı...

Her insanın buna ihtiyacı var. Kimi zaman ağdalaşmış ilişkilerde sosyalleşen insanların sosyalleşme dozlarını ayarlayamamalarının en verimsiz sonucu, ilişik olmak istediği insanın tüm alanlarını talan edecek gücü kendinde görmesi. Gerçi bu konu sosyolojide daha yetkin isimlere teslim edilmeli, ben şimdi bulaşık makinesini boşaltamaya gidiyorum.

Read More →

Zihin

Televizyon açık kalmış, euronews son iki saattir aynı haberleri döndürüp duruyor, kafamı kaldırıyorum, sığınmacıların Slovenya sınırında yaşadıkları sıkıntıdan bahsediyor kimbilir kaçıncı kez, okuduğum şeye geri dönüyorum, oğuz soğuk almış, kanepede ilaçların yüksek baskısına daha fazla dayanamayıp uyuyakaldı, zihnim karmakarışık, unutmak istemediklerimi unutamayıp, unutmak istemediklerimi saklayamama korkusu hakim. Bu sonbahar gecesi unutulmasın mesela. Evimiz, salonumuzdaki abajurlarımızdan gelen sarı ışık, tavandan sarkan tel kablolar, hemen sağ tarafımdaki duvarda asılı duran "yavrularını besleyen anne kırlangıç fotoğrafı", oğuz'un tıkalı üst solunum yolunun uykuyla neşeli birlikteliğinden çıkan okul korosu sesi, karlı bir günde çektiğim, şimdi bir alışveriş merkezinin otoparkı olmuş çam ağaçlı yol, yaşlanıyorum hissi, karmakarışık zihnim, çemberlitaş kız öğrenci yurdundaki 407 nolu oda, içiçe geçmiş hayatlar, yarın düşüncesi, cumartesi çalışıyor olmanın acizliği, asılmayı bekleyen tablolarımız, beyaza boyadığımız sehpalar, karmaşık zihinler, normal, olağan bir günün özeti.

Yaşıyorum.

Read More →

Pet şişelerden yapılan balık heykeller

Merhabalar sizlere güzel şeyler paylaşmak için  internet de gezinirken çok güzel balıklara rastladım. Şimdi sorabilirsiniz denizin içindeki balıklara mı rastladın diye kısmen evet denizin içinde olmasa da Botafogo plajın (Rio de Janerio) da kumun üzerine atık plastik şişelerden balık heykeli yapmışlar ve geceleri de bu heykellerin insanların ilgisini çekebilmek için içlerine ışıklandırma da yapmayı unutmamışlar :) 

Kolay Bileklik Yapımı 







Read More →


İçimde patlayan bir öfke, o anlık. Birazdan geçecek ama şimdi uyumak istemiyorum. Oğuz'a "uyuma sakın" diyorum, o an o öfkeyle uyuyamam. Oğuz da uyumasın, beni yalnız bırakmasın, öfkemi alsın uzaklara taşısın. Hadi diyor öyleyse film izleyelim. Hemen yan odaya geçiyoruz, karanlık ev şimdi aydınlık. Televizyona bağlı duran harici belleğimizde bizi bekleyen filmler var, tek tuş ve bu güzel film. Film hakkında konuşmak istiyorum ama spoiler vermek de istemiyorum. Son dönemde izlediğim en vurucu, yok doğru kelime vurucu değil, en... bulamadım, ben doğru kelimeyi bulmaya çabalarken sen belki bu mesafeli, düşündürücü filmi izlersin, sonra hakkında belki konuşuruz.

Read More →

Dışarıda sanki bin yıldır yağmamış da yağamamışlığının acısını bizden çıkarmayı amaçlamış bir yağmur var, Regina Spektor dinliyorum ve okumak istediğim şeyleri okuyorum, işler beklesin. Havanın durumuyla sonsuz bağlantılı ruh halim yağmurdan çok hoşnut, yok hayır "yağmur yağdı da arındım" gibi bir biçimi barındırmıyorum, daha çok esin kapılarımı açıp kendi dağarcığımı genişleten bir etkileşim bizimkisi. Bazen motor anahtarının çevrilmesi gibi bir beklentiye düşüyor bazı duyular, çok çok görmeyi istediğim bir dostuma şimdi teknolojiyi de işin içine katıştırarak ulaşabilirim ama nedense tutuyorum kendimi. Ben bu kadar özlemi yaşarken biliyorum ki o şimdi İstanbul'un koşturmacasında ve benden çok uzakta. Özlemim denizin üzerinde sürüklenen bir kibrit çöpü gibi kalakalır korkusuyla kendimi uzaklaştırıyorum bu noktadan. Yaşamın içinde böyle abuk hesaplaşmalarımız, yaşam mücadelemiz olmasa, içimizde büyüyen insani damara göre hal ve hareketlerimiz şekillense, kimse kimseyi duygusal değişimlerinden ötürü yadırgamasa... Dünya, biraz daha kendi kendini yenileyebilen körfez misali, biraz daha nefes alınır bir yer olurdu... Duygusal zayıflığın kapital dünyada yeri olmadığını biliyorum, şimdi işime dönüyorum...

Read More →

Kıskanılacak Okumalar

Sevgili Günlük,

Bugün "elimdeki stokları bitirmeden kesinlikle kitap almayacağım" söylevimi bir kenara itip aşağıdaki ağır abileri evimize buyur ettim. Kendileriyle komşuluğumuz başlayınca gelişmeleri de haber ederim.

        

Read More →

Turgenyev ile Annemin balkonu

Söyledim mi bilmiyorum annemlerle karşılıklı dairelerde yaşadığımızı. Bu yakın yaşam formunda benim alanıma karşıdan fazlasıyla müdahale olur ve ben de tırnaklarımı çıkarıp sevdiklerimin canını yakarım diye düşünürken hiç korktuğum gibi olmadı bu komşuluk.

Gün içinde annemle telefonda konuşurken sırf laf olsun diye, kahvaltı yaptığımın da altını çizmek için, "erken kalkıp Oğuz'a ve kendime tost yaptım, hatta evden çıkmadan akşam için fasulye ısladım" demişsem, eve gittiğimde fasulyeleri pişirilmiş buluyorum. Çok acil yıkanması ve akşama kuruması gereken bir şey varsa sabah çıkmadan makineye atıyorum ve gün içinde "makinede çamaşırım var, asar mısın?" diyorum. Nasılsa annelerin yardım modu hep on.

Şu aralar Turgenyev'in "Babalar ve Oğullar" kitabını okuyorum. Turgenyev şimdilik bıdır bıdır anlatıyor, yo yo hiç sıkıcı değil, annemin balkonuna oturduğumuz ve havanın kararmasını beklediğimiz, -babamın sallanan koltuğu bana kalmış- yaşamın sıradan, basit sıkıntılarından fazlasının üzerimizde olmadığı bir akşamüzeri anneme Turgenyev'den bahsediyorum, annem can kulağı ile dinliyor beni ve Bazarov'u anlamaya çalışıyor. Zamanın çok çok dışında gibiyiz.

Bazen insan güzel haberler alıyor, çok güzel haberler. Abimin oğlu üniversite sınavında derece yapmış, tarih okumak istiyor, şimdilik derdimiz ODTÜ'de mi okusun, Boğaziçi'nde mi? İdealist bir yürek. Çağdaş'ın kumaşında sakinlik var, etrafından yalıtıp saklayabildiği heyecanları vardır mutlaka, ama öylesine duru ki bakışı, öyle yumuşak ve sakin, sütliman. Ben onun bu yılını, içinde olabileceği ortamları düşünüp yerimde duramazken, o hiç öyle değil. Çok yalın. Anlatmaya çalıştığım adam 17 yaşında ve bazen ben onun yanında daha acemi bile kalıyor olabilirim. Dün akşam Edirne'deki saray kazılarını yürüten arkeoloji grubuyla bir araya geldik, harika bir medresede konaklıyorlar, Çağdaş'ı Mustafa Hoca ile tanıştırdık ki belki akademik bilgisiyle Çağdaş'ın yönünü belirleyeceği şu günlerde ufkunu biraz olsun açabilir, belirsiz bulutları dağıtabilir, öyle de oldu. Medresenin şahane avlusundan, serin duvarlarından evimize gönlümüz çok hoş döndük.

Liseden bir arkadaşım var, Demirhan. Okula beraber gider gelirdik, babası asker olduğu için tayinleri çıkmıştı da aramıza kilometreler girmişti, zorlanmıştık. Sonra üniversite günleri aldı götürdü bizi. Koptuk. 20 sene sonra dün yeniden buluştuk, hiç mi değişmemişiz, hiç mi büyümemişiz yahu.. Ben çok korkuyorum aslında bu tip buluşmalardan, bıraktığın insan aynı insan değil, sen aynı değilsin, çok klasik durumlar, fikirlerin ayrışmış, farklılaşmışsın, beklentiler içindesin. Buluşsan bir türlü buluşmasan bir türlü.. Yo hiç öyle şeyler olmadı, öyleydi böyleydi derken zamanı yettiremedik, daha uzun görüşmenin hayalini kurduk, bir yirmi sene daha geçmemesini umarak vedalaştık... Böyle güzel insanlarla aynı şehirde yaşayamamak ne kötü. Güzel sofralar hazırlamak istediğim, masaya sığamadığımızı hayal ettiğim insanları Edirne'ye toplasak ne güzel olurdu...

Not: Annem, "Babalar ve Oğullar'ı" o kadar merakla dinliyor ki, sonunu anlatmayı hiç istemiyorum, anneler hiç kötü hikayeler dinlemesin, hep mutlu sonlu şeyleri duysunlar istiyorum..

Read More →

Üzerine titrediğin bir şey bir bakmışsın pula dönmüş, kum olmuş, fırtına çıkmış da havada uçuşuyor. Yok artık diyorsun oturduğun yerden, bu gerçek olamaz, ben bu kadar emek vermişken, bunlar başıma gelemez, geliyor...

İnsan doğası çok pis. Bugün bunu anladım. Sakınımsız davranıyor, kollarımı olabildiğince açıyorum. Hiyerarşiden mümkün olduğu kadar uzağa düşmeye çabalıyorum, olmuyor. Bitkilerden, kedilerden, güzel hazırlanmış sofralardan, topuksuz ayakkabılardan, düşlerden, düşlerden, düşlerden geçsin şu hayatın yolu, bir de insansızlıktan.

İnsansızlık çoğu zaman iyi. Bir düzeni, bir ahengi yakaladı mı insan bir başına, hiç bırakmasın. Hiç bırakmasın ki, yaralar açılmasın. Yaralar ki bazen kocaman bir oyuk, içki masalarında konuşup durulacak, tabaklar boşalacak, kadehler yarılanacak, buzlar erimiş, oyuklar hep kocaman.

İnsan doğası çok pis. Bugünümün gerçeği bu. Rüzgarlı, güneşli, şiirli bir sabahın bana getirdiği...

Read More →

Çok sigara içiyorum, kahveyi yanımdan neredeyse hiç eksik etmiyorum, okumalarım çok yarım yamalak, başladığım bir kitabın "Andre Gide- Kadınlar Okulu" başka bir çevirisi var diye elimdekine devam edemiyorum, internetten kitap siparişi vermek yerine bari şuradaki kitapçılardan alayım diyorum, kitapçıya ismini söylüyorum, çevirmeni ile birlikte, çevirmen seçiciliğime yüzünü ekşiltiyor, aradığım kitap yok onda belli, o kitapçı bu kitapçı aranıyorum, bulamayınca canım sıkılıyor, Edirne'nin bu yanını hiç sevmiyorum, okumalar demiştim, okumalar yarım, kahve ve sigara tam, yüzme tastamam, yüzmeyi hiç aksatmıyorum, havuzda malzeme dolabında bulup kullandığımız el paleti vardı, sahibi gelmiş almış, sevinar'la dönüşümlü kullanıyorduk, kollarımız güçlensin diye, internetten el paleti siparişi verdim, hem bana, hem sevinar'a, o siparişi verirken Tahsin Yücel çevirisiyle Kadınlar Okulunu da araya sıkıştırdım, diyeceksin ki neden beklettin bu kadar zaman, her kitap okuyan gibi kitaplıkta okunmayı bekleyen kitaplarım var, dedim ki hem şu önümüzdeki bir sene daha biraz zahmetli geçecek ev kredisi yüzünden, ev ekonomisine katkıda bulunayım, hem de elimdeki stoklarım tükensin, zaten dönüp okumak istediğim ne çok şey var, Calvino okumayı ne çok özlemişim, günler böyle geçerken, noktasız ve hep virgüllü... Yazayım buralara, ölmedim, başıma bu ülkede gelebilecek belalardan biri gelmedi, yaşıyorum...

Read More →

Bilememek




Kalbime oturuyor bazı olaylar. Hiç kalkmıyor sonra. Berkin... Biz yine normale döneceğiz. Acısını taşıyabildiğimiz kadar taşıyacağız, biz öyle ya da böyle normale döneceğiz. Etrafımızdakilere anlatmaya çalışacağız. Arkamızdan gelenlere katilleri tanıtmaya çalışacağız, umutsuzca. Hiç umudum yok benim. Hrant Dink dönüm noktası olmuştur umutsuzluğumda. Belki başkaları için Uğur Mumcu'dur umutsuzluk noktası. Bilmiyorum. Hiç bilmiyorum...

Resim: The Tower of Babel (1563) / Pieter Bruegel

Read More →

Başlıksız




Yeni evimize taşındık, sonrası savrulma.
Yeni yeni yerleşmeye çalışıyoruz, eksikler hiç bitmiyor tabi, uzun zaman önce annemin kullanmayarak bana verdiği ve taşınırken yeniden ortaya çıkan ekmek yapma makinesi bizim için sürpriz oldu. Bu kadar kolay, bu kadar güzel olacağını tahmin etmiyordum ekmeklerin. Çeşit çeşit denemeler yapıyorum, şu ana kadar en çok beğendiğim sütlü ekmek oldu. Ekmek yapmadan önce çok fazla yazı okudum, tarif inceledim, hepsini kafamda derleyip topladım, sonuç önce sıvılar, sonra un, şeker, tuz ve maya ekmek teknesine bırakılıyor. Gerisi tamamen makinenin işi. Forumlarda üzerine yazılmış, çizilmiş onlarca yazı arasında en sık sorulan, "3 saat gibi bir sürede ekmek yapıyor, çok fazla elektrik harcamıyor mu?" Evet ekmek tam üç saat sonra hazır oluyor ama bu üç saatlik dilimin tamamında elektrik tüketimi sözkonusu olmuyor, hamuru dinlendire dinlendire yoğuran bir mekanizma ile karşıkarşıyayız, sonuç mis gibi kokan bir ev, üstelik benim çocukluğum bir ekmek fırınında geçti, kokularla birlikte sekiz yaşımdayım.

Çalışma odasında halen açılmamış koliler var, evin girişine Selami Usta ayakkabılık, portmanto gibi bir dolap yapıp önümüzdeki günlerde monte edince sanırım son gücümle dağınıkları toparlayıp tüm kolileri boşalmış olarak evimizden defetmiş olacağım.

Şurup ve Çilek ile olan yaşamımız sessiz ve derinden. Onlar bebeklikten ergenliğe geçtikleri için daha sakin günler geçiriyor gibiyiz. İki kedili evler de şenlik hiç bitmiyormuş, nisandan yana olan bu süreçte bunu anladım. Bir de bu ikisi kardeşler sözde, biri ne kadar ingiliz kedisiyse(Çilek/Dişi) öbürü bildiğin çingene (Şurup/ Erkek). İngilizle aramızda hep bir buzları eritme telaşı, isteği, özlemi.. Çingene olandan yana şikayetçiyiz, yüzümüzde yalanmadık yer bırakmamasına serzenişlerimiz, hayatın içinde bunun gibi türlü çeşitli dertlerimiz...

Read More →

Neler neler...

Ne Okudum?
Harika bir Alper Canıgüz romanı okudum. Bir oturuşta lıkır lıkır gitti. Alper Kamu edebiyatın nadide karakterlerinden biri olmuş haberim yokmuş. Kendisi 5 yaşında ama babasıyla rakı içiyor, bir cinayeti çözmeyi başarıyor, insanlığın doğasını, pisliklerini, yaşamın gerçek olmayan pembe yalanlarını eline almış top gibi oynuyor, üstelik bunu lafı hiç dolandırmadan, dan dan diye yapıyor. "hadi canım 5 yaşında bir çocuk bunları yapabilir mi?" düşüncesi ile okunabilecek bir kitap değil, o bakış açısıyla spiderman nasıl izlenemezse bu da aynı hesap...

Çok kolay kolay kitap önermiyorum çevremdekilere, önereceğim kitabı sanki ben yazmışım da, beğenmezlerse vakitlerini benim yüzümden boşa harcayacaklar korkusu taşıyorum, insanlar kitaplarını kendi sezgileri ile bulurlar ya biraz, kokular gelir bir yerlerden ve insan o tarafa yönelir.. Ama bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.

"Bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep gözünüzün önünde durduğu hâlde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.

Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve anlamsızı kılınışının hikâyesi. Evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik bir biçimde tanrı'yla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutmaması gerekmektedir: hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.

Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. Üstelik siz, ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırken, içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir. Nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda dans eden tozlar dört bir yana dağılır. Onların huzurunu kaçırmak sizi öyle üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık duygusuyla dolar. Birden gözlerinize yaşlar hücum eder. Bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. İki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. Sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. Usulca oynatırsınız parmağınızı. Hâlâ oradadır. Derken diğerleri ona katılırlar. Yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. Sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür. 

Bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa, bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya da çıldırdınız. Hangisi olduğuna siz karar vereceksiniz." sy 108


Aslında başka bir kitap daha var bitirdiğim yukarıdaki kitaptan hemen önce. İki kitabın ortak noktası ikisinin de çok can alıcı mektuplarla bitmiş olması. Elimde altı aydır bekleyen bu kitabı okumaya başladığımda Peride Celal'i yeni kaybetmiştik, ben daha önce hiç Peride Celal kitabı okumamıştım, bu kitabı da nasıl sipariş vermişim hiç anımsamıyorum, kendime yeni yazarlar sunma isteği olabilir...

Bir kadının iç hesaplaşması denebilir kısaca. Psikolojik bir iç metin. Uzunca. Kendi kabuğunu kırıp yaşama karışan, ışıksız kalan, sonra yine kendine dönen, sorgulamaları hiç bitmeyen bir kadının hikayesi... 



Şurup ve Çilek

İkisi de büyüyorlar hızla. Çilek'in Türkan Şoray gibi kuralları var, o kurallar dahilinde öpüp seviyor, koklaşıyoruz, Şurup bildiğin çingene. Teklifsizce, görevimizi yerine getirmemiz için fırsatlar veriyor, her yer onun, her isteğini elde edebilir. Mutfak kapımızı kapatıyoruz çünkü henüz masa ve tezgah eğitimini alamadılar, ben Pirinç'e hayır kelimesini bu kadar zor anlatmamıştım sanki. 

Neler yapıyorum? 

Yüzmeye başladım Temmuz ayında. Hafta içi iki gece 21.30 da havuza giriyorum, 1.5 saat kadar havuzda kalıyorum, kas ağrıları ile geri dönüyorum, ama ağzım kulaklarımda. Henüz tatil yapamamanın gerginliğini taşıyorum. Hayatımda beklediğim bazı şeyler var, gelişmeler diyelim, o gelişmelerin gerçekleşmesi için beklediğimi kendime anımsatmayarak, hiç beklemiyormuş gibi yaparak, günü kurtararak geçiriyorum. Panik nöbetlerimle ilgili kullandığım iki ilaçtan bir tanesini doktorumun kontrolünde bıraktım, sigara gibi bir şey bu ilaçlar, yeniden başlar mıyım düşüncesi cebimde dolaştım, ilk ayı "çok zorlanırsam başlarım" diyerek geçirdim ama başlamadım. Çay ve kahvede kullandığım şekeri sıfıra indirgedim, üniversite günlerimde şekersiz içtiğim çaya hangi ara yeniden şeker atmaya başladım anımsamıyorum, Oğuz 10 yıl öncesi için, tanıştığımız dönemde şeker kullanmadığımı anımsıyormuş, şimdi yeniden şekersiz günlere döndüm. Başlamalar usul usul oluyor da, yoksunluklar ele güne duyurularak yapılıyor, yine sigaradaki gibi. Sigarayı da bırakırsam ne güzel olacak, onu diyorum...

Read More →

Cemil'in Okudukları, dinledikleri, izledikleri, bahsettikleri...


Günün birinde bir kitap kahramanının kitap listesini yapacağım aklımın ucuna gelmezdi. Cemil, "Sinek Isırıklarının Müellifi" kitabının kahramanı. Kitabı okurken birden fazla kitap ismine denk gelince çizmeye başlamıştım, alt alta sıralayınca liste uzunmuş o zaman farkettim, paylaşıyorum...
  1. Ada ya da Arzu - Vladimir Nabokov
  2. Yalnız Bir Avcıdır Yürek - Carson Mcculler
  3. Ayakizlerinde Adımlar - Julio Cortazar
  4. Mırıldandığım Öyküler - Julio Cortazar
  5. İçeriye Bakan Kim - Mehmet Günsur
  6. Gazoz Ağacı - Sabahattin Kudret Aksal
  7. Bodur Minareden Öte - Yusuf Atılgann
  8. Simply Red - A New Flame albümü
  9. Seçme Şiirler - Rene Char
  10. Oktay Rifat'ın "Güve Yenikleri" şiiri
  11. Çamlıca'daki Eniştemiz - Abdülhak Şinasi Hisar
  12. Bir Tren Yolculuğu - Ahmet Hamdi Tanpınar
  13. "Penceredeki Kadın" - Fronçois Truffaut filmi
  14. Franny ve Zooey - J.D. Sallinger
  15. Dalgalar - Virginia Woolf
  16. Rumours - Fleetwood Mac albümü
  17. Otlakçı - Memduh Şevket Esendal 
  18. "Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün" Öyküsü - Dokuz Öykü / J.D. Sallinger
  19. Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
  20. Şafak - Sevgi Soysal
  21. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi - James Joyce
  22. Sensitive Kind - John Mayall parçası
  23. Sinnerman - Sixteen Horsepower yorumu
  24. Sonsuz Günbatımı - Furuğ Ferruhzad 
  25. Kırlardan Geliyorlar - Turgut Uyar şiiri 
  26. Döşeğimde Ölürken - William Faulkner 
  27. Yaz Evi, Daha Sonra - Judith Hermann
Not 1: Kitapta Cemil'in en yakın arkadaşlarından İlhan İki kitaptan bahsetmişti, biri Faulkner'in "Ses ve Öfke" diğeri ise, Elias Cannetti'den "Körleşme".

Not 2: Yazar bir yerde sadece "Dalgalar'ı satır satır ezberlesin" demiş, (15. Madde), Dalgalar isminde arama yaptığımda Necip Fazıl'ın bu isimde bir şiirini buldum, Demir Özlü'nün bir romanı da var bu isimde, ama ben  oyumu Virginia'dan kullanarak listeye aldım.

Not 3:  Sayfa 146'da aynen şöyle bir şey var... 

Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi:

Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway romanı
John Cheever’ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü. Frank Perry yönetmiş, Burt Lancaster oynuyor.
Joshua Logan’ın Piknik filmi. Kim Novak ve William Holden başrollerde.
Seymour Glass: Ah! Edebi bir kahraman.
Charlie Haden ve Carla Bley’den The Ballad of the Fallen: Düşenin dostu olmaz şarkısı, şiiri olur.
Patrice Leconte’un Monsieur Hire filmi. Michel Blanc başrolde.
Ezginin Günlüğü’nün Bahçedeki Sandal albümü.
Mehmet Günsür’ün Hırça Mapası öyküsü.
Ali Osman Coşkun’un resimleri.
Raymond Carver’ın öyküleri, hepsi.
Nazlı’nın Palamutbükü’ne doğru yürürken söylediği Yeşil Ayna türküsü.
Melihat Gülses’ten Kapıldım Gidiyorum.
Pars Tuğlacı’nın Okyanus ansiklopedik sözlüğü.
Wynton Marsalis’in The Majesty of the Blues albümü.
Henri Rousseau’nun resimleri. Gümrükçü Rousseau.
Led Zeppelin’den The Battle of Evermore ve diğerleri.
Italo Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler.
Julio Cortazar’ın Oyunun Sonu adlı öyküsü. Yani, heykeller ve duruşlar.
Stevie Smith’in El Sallamıyordum, Boğuluyordum adlı şiiri; Cevat Çapan çevirisi.

Read More →

Konu başlıkları candır...

1- Bu iş böyle olmayacak, en iyisi yazmalı, yazmadığım zaman kitabı alıp gönül rahatlığıyla rafa kaldıramıyorum. Twitter'da Melisa Kesmez'i takip ediyorum, kitaplar hakkındaki önerilerine gözüm kapalı güveniyorum. Melisa, yenilerle aramda bir köprü gibi, yeniye elim çok korkak, üzerine bir iki kelime okumadan alıp vakit kaybetmek istememe hali, üzüleceğime Dosto'ya sığınırım düşüncesi... Bu yıl bir Barış Bıçakçı, bir Mahir Ünsal Eriş, bir Onur Caymaz... Üçü de şahane... Yeniler gümbür gümbür geliyor... Hem meydanlara, hem yayınevlerine...

Okurken bir yazarın ilk kitabı olduğunu hissettiğim anlar olmasını bir yere koyarsak, çok naif bir adamın eline düşmüş kelimeler, bu adam gece siyahlarını giyip son ses müzik çalan bir bara gidip sarhoş olmazmış da sanki gündüz vakti, çay bahçesine oturup çayını yudumlayıp gölgede kah başını öne eğip gazetesini okur kah geleni geçeni izlermiş gibi... Yokluğu iğdiş edip edebiyat yapmaya çalışmaktansa taşrada olup biteni var ederek yazmış dedim kitap bittiğinde. İyi ki okudum... Mahir'in evi bana iyi geldi...




2- Gökyüzü Sineması... Kaybetmiş insanların bilet alıp oturdukları bir sokak...Sandalyeler bel ağırtan cinsten.. İki cansıkıcı öykü, yolları kesişen iki insan, Muhsin ve Ferhat. Yani çok şenlikli değil bu sinema. Hüzün kokuyor.
Onur Caymaz'ın duruşunu seviyorum. İdeolojik söylemlerini, keskinliğini ve bu iki uzun öyküsünde dile getirdiği gerçekleri ... Özellikle ilk öykü su gibi, lıkır lıkır, zorlamayan bir dil, bizden biri. Her iki öyküyü daha önceki kitaplarında yayınlamış, şimdi, yıllar sonra ikisini alıp sevip okşayarak yanyana almış, okumaya susadığım günlerde bana çok iyi gelen bu adamı henüz tanımadıysan bu iki novella Onur Caymaz için iyi bir başlangıç..




3- Kitabı bitirdiğimde "Cemil'i yolda görsem tanırım" dedim. Böyle dediğimde, o kitabı sevmiş oluyorum, Cemil bana Zebercet'i de anımsattı, C.'yi de. Yani ister istemez yakında yine Yusuf Atılgan okumalıyım hissi ile bitirdim kitabı. Dili gayet oyunbazmış Barış Bıçakçı'nın. Kıvrak zekasına hayran oldum, dönüp tekrar tekrar okumak isteyeceğim bir kitap olduğunu düşünüyorum.

"Askerler babamı almak için geldiklerinde annemin Burda dergilerinin model paftalarını gizli planlarmış gibi dikkatle incelemişler, ne olduğunu anlamadıkları için de oracıkta paramparça etmişlerdi. Askerler çok az şey biliyorlardı, bilmedikleri şeyden korkuyor, yok etmek istiyorlardı. Biz askerlerden daha çok şey biliyorduk ve biz de bildiğimiz dünyanın bir an önce yıkılıp gitmesini istiyorduk" sy. 71

Elimde henüz başlamadığım "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" var, okuyup Seyfi Teoman'ı da anmak istiyorum. 



4- Canım Tante Canım Rosa.. Yalan yok, yıllardır ukte olan bir yazarı aldım elime, sardım, sarmalandım, heyecanlandım, Rosa ki "bütün kadınca bilmeyişlerin tek adı", sembol gibi... Kurallara ters düşen, aykırı ve elbette yalnız kadın. 

"çıplaktık, yürüyorduk, utanmayı öğrenmemizle unutmamız bir olmuştu, çıplaktık yürüyorduk. kimin sınava girdiği unutulmuştu, çıplaklık unutturucudur. biz unutmak için, kaçmak için soyunanlardandık, kaçmak için. oysa hatırlamak için soyunulur, hatırlamak için, yüzyıllardan beri unutulanları hatırlamak için. neyin olmadığını, neyin olamayacağını hatırlamak için, yeniden başlamaya gücü olmak için, seçim yapmak için, seçim yapabilecek açıklığa kavuşabilmek için. hayır demek için, evet demek için, başkaldırmak için, yakıp yıkmak için, barış için soyunulur, soyunulur. tante rosa daha bir kez olsun bunlar için soyunmadı, bunlar için soyunmadı, bunlar için soyunulabildiğini düşünmedi, görmedi, bilmedi. tante rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır. işte unutmak için, neyi unutmak, neden kaçmak için, işte bunlar hiç bilinmiyor, bunları bilmek bile bir ad değiştirmektir, bir kılık değiştirmektir, neden kaçtığını, neyi unutmak için soyunulduğunu bilmek, sadece bunu bilmek, doğduğu anı bilmek, çıplak doğmuş olduğumuzu bilmek, çıplak öleceğimizi bilmek, hiçbir şeyi bilmemek ya da, ama hiçbir şey bilmediğini de bilmemek, yararsızlığı bilmek, yararsızlığı. bunun için soyunmak ve suyun dibini görmek."


5- Şurup ve Çilek. 25 Nisan günü Oğuz taşıma sepetine koyduğu gibi alıp evimize getirdi. Edirne'de Alipaşa Çarşı'sının hemen arkasında tuvaletlerin yanındaki bir arada yaşıyorlardı. Artık bizim evimizdeler. Tekir özelliğini fazlasıyla taşıyorlar. Çok hareketli, çılgın oyuncu, bizi rahat uykumuzdan alıkoyacak kadar serseriler. Arkadaki, biraz "ne çekiyosun" bakışı atan Çilek dişi olanı ve 2 ay sonra kısırlaştırılacak ki Şurup Bey ile aralarında kardeşlik ilişkisi başka boyutlara taşınmasın. Şimdilik ilişkimizin çok başındayız. Geveze Baykuş çok şahane bir yorumla olayı özetledi, "Pirinç'in yokluğunu ancak iki kedi doldurabilirdi." 

Pirinç'i çok özlediğimi yine söyleyeyim, Pirinç dost, Pirinç can, Pirinç kardeş, Pirinç evlat gibi.. Bu sıpalar onu özlediğim gerçeğini değiştiremeyecek, ama sanırım kedili bir yaşam kolay vazgeçilecek bir biçim değil, anlatması zor. 


6- Edirne'den bir kare... Yaşananlar için söyleyeceğim yeni hiçbir şey yok. Çok üzgünüm sadece...


Hayat bizim için bugünlerde biraz böyle...


Read More →

Bir pazar günü dileği

Dün akşam çalıştığım işyerinin mağazalarından birinde sayıma katılmak zorunda kaldım, mağaza Uzunköprü'de. Sabah 4 gibi eve girdim, Oğuz uyuyamamış, salonda beni bekliyor, duşumu aldım, Oğuz'un hazırladığı zencefilli limon çayını içip yattım.

Sabah 5 sularında uyuyunca öğlen 13 gibi güne başladım, her bir yanım ayrı ayrı ağrı sinyalleri gönderiyor, kahvaltıyı dışarıda yapalım mı? Yapalım. Yeşil Sera'dayız.

Kahvaltı, gazete, kahve faslı uzun bir gemi yolculuğu gibi, bitmesin, biz o masada hep kahvaltıyla yaşamı geçirelim, hayat böyle sürüp gitsin, ne bir kedi, ne de bir köpek hiç ölmesin...


Read More →

 

Copyright © Kültür Sanat Blog | Powered by Blogger | Template by 54BLOGGER | Fixed by Free Blogger Templates